27 Aralık 2011

Maymun Tuzağı...



Amerika'nın son alışveriş trendi: Alışveriş yapmamak!

Hatta eldeki mallardan da  kurtulup, hayatı sadeleştirmek!               


Kriz sonrası, çalışanlar, gelirlerinin daha büyük bir bölümünü harcamayıp biriktirmeye başlayınca, ABD'li üreticilerin etekleri tutuşmuş!
Şu  ara yapılan çoğu tüketici araştırmaları  "Bu adamlar ne satın alırlarsa mutlu olurlar?" la ilgili.

Ortaya çıkmış ki bir servis almak, mal almaktan daha faydalı insan doğasına.

Yani bir ayakkabı yerine kutu oyunu, pahalı bir çanta yerine spor salonu üyeliği, araba yerine seyahat, ruj yerine sinema bileti, insanları daha mutlu ediyor!

Bir tecrübe satın almak, kişiye daha yoğun ve uzun süreli bir tatmin sağlıyor.
Üstelik 'Mal edinmenin mutluluk getirmediğini öğrenen 'dünyanın en çok satın alan halk'ı, kocaman otomobillerini, dört oda bir salon evlerini, 48 parçalık yemek takımlarını, doğrayan parçalayan karıştıran onlarca mutfak aletlerini satıp, ayrı bir oda haline gelmiş gardıroplar dolusu giysilerini fakirlere bağışlayıp hayatlarını sadeleştiriyor.

Bazı aileler 40 metrekare bir evde, dört tabak, dört bardakla ve işe bisikletle gidip gelerek yaşamanın onları hiç olmadıkları kadar mesut ettiğini iddia ediyor.
Bu esnada biriktirdikleri parayı yoga derslerine ve tatillere harcıyorlar.


YÜZ EŞYAYLA YAŞAMAYA  DAVET!

Bir internet sitesi, tüketicileri sadece ve sadece 100 adet kişisel eşyayla yaşamaya davet ediyor! Yani kıyafet, kozmetik, ayakkabı, kitap, kalem, her şey toplam 100 parça edecek.               

Sitenin çağrısı büyük ilgi görüyor ve internet kullanıcılarından hatırı sayılır sayıda bir grup, kişisel eşyalarını hayır derneklerine bağışlayıp hayatlarındaki kalabalıktan kurtuluyor.
Hikâye, psikologlara göre şu: İnsanlar, iyi ya da berbat, yaşamlarındaki tüm değişikliklere çabucak alışıyor ve doğalarında var olan sabit mutluluk seviyesine bir an önce ulaşmaya çalışıyorlar.               

Ebeveynlerinden birini kaybeden bir insanın bir süre sonra eski mutluluk ve neşesine kavuşması da bu yüzden, yalı alanın birkaç yıl sonra yalıda oturmayı kanıksayıp eskisi kadar 'mutsuz' olması da! Yani para mutluluk getirmiyor denemez ama parayla satın alınan mallar mutluluk getirmiyor! Şan dersleri, seyahatler, piknikler, tiyatro oyunları filansa başka!               

Farklı tecrübeler hayatı zenginleştirip memnuniyeti yükseltiyor! Los Angeles lı filmci Roko Belic dünyayı dolaşıp *Happy *(*Mutlu*)  isimli bir belgesel üzerinde çalışıyor.

New York Times gazetesinin haberine göre San Fransisco'nun kalburüstü semtlerinden birindeki evini bırakıp, hayatını tamamen değiştirip, Malibu plajında bir karavana taşınmış!

Haftada üç dört gün sörf yapabildiği için şu anda ufacık karavanda çok daha mutlu bir hayat yaşadığını anlatmış.




AVUCUNUZU AÇMAYI DENEDİNİZ Mİ?

Asya'da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır:
Bir Hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı büyüklüktedir. Yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz.

Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner, ama kaçamaz. Aslında bu maymunu tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece, kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir.
Yapması gereken tek şey, elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.

Bizleri de tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken; elimizi açıp benliğimizi, bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır! Bu örnekle benzeştirirsek; ben, sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şeyin bizim için birer tuzak olduğunu fark etmediğimizi düşünüyorum:

Çoğunlukla konuşmaktan fazla bir özelliğini kullanmadığımız son model cep telefonlarına sahip olmak,

Ortalama 15 m2´sini  kullandığımız ama kullandığımız alandan 10–20 kat büyük evlere sahip olmak,
Belki bir kez giydikten sonra çok uzun sure dolabımızın bir köşesinde unuttuğumuz günün modasına uygun giysilere sahip olmak, Okumadığımız kitaplara sahip olmak.

Asla kadranın gösterdiği sürate ulaşamayacağımız en süratli arabaya sahip olmak.
Bize günde 3–5 kez zamanı, başkalarına sürekli zenginliğimizi gösteren kol saatlerine sahip olmak,
Vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten çok uzak; tabiri caizse yorgunluktan haşatımızı çıkaracak deniz kenarına yakın bir yazlık, bir dinlence evine sahip olmak.

Vaktimize, nakdimize, aklımıza, çenemize zarar verse bile bir futbol takımı taraftarlığına sahip olmak,
Oturmadığımız koltuk takımları, izlemediğimiz dev ekran televizyonlar; kullanmadığımız, faydalanmadığımız daha nelere sahip olmak. Ya da sahip olduğumuzu sanmak. Sadece çevre olsun diye bulunduğumuz ortamlar ve arkadaşlıklar.
O maymun gibi; avucumuzda tuttuğumuz sürece (faydalanamasak bile) sahip olduğumuzu sanmıyor muyuz?
Ve ancak parmaklarımızı gevşetip bunlardan vazgeçtiğimiz zaman gerçekten özgür olup tüm yeteneklerimizi kullanabilir hale gelmeyecek miyiz?

Aslında biz bu dünyaya sahip olmaya değil, şahit olmaya gelmişiz. Ah bunu bir anlayabilsek. ..


Doç .Dr. Erol  ERÇAĞ

22 Aralık 2011

Pearl Harbour dan Ankara gemisine..




Pearl Harbour'u bilirsiniz herhalde.
Bilmeyenlere de geçen yıllarda filmi öğretti.
Japon uçakları Amerikan donanmasını bir sabah ansızın bastılar ve tam 96 zırhlıyı batırdılar.
Oysa Hawaii'deki bu limanda, 97 donanma gemisi vardı.
Birine dokunmadılar.
Niye?.
Çünkü o geminin tepeden bakılınca bembeyaz görünen güvertesinde bir kızıl haç vardı.
O hastane gemisi idi.
Bombalar ve kamikazelerle dalan Japon uçakları hastane gemisine dokunmadılar.
Çünkü o gemi orada, öldürmek değil, yaşatmak için demirliydi.
Adı  Solace…
Türkçesi Teselli... Üzüntü azaltan…
Solace savaş boyu Amerikalı annelerin üzüntüsünü azalttı.
Tam 25 bin genci ölümden kurtardı, Amerika'ya taşıdı.
Ülke limanlarına her gelişinde, umutla umutsuzluk karmaşasındaki kafaları ile anneler iskeleye koştular.
"Benim oğlum da geldi mi?.."
Savaş sonrası hayatlarını Solace sayesinde kurtaran gençler bir dernek kurar ve bir madalya yaparlar.
Üzerinde Solace'nin kabartması olan bir madalya. Ve bunu gururla takarlar. Devlet rahatsız olur.
İkinci Dünya Savaşı'ndan böyle savaş karşıtı bir sonuç çıkar mı?..
Solace gemisini yok etmeye karar verirler…
Gemi  sapasağlam.
Pırıl pırıl. Jilet olur mu?..
Savaş sonrası yere serilmiş ekonomi her dolara muhtaç. Uzak bir ülkeye satarlar. Makyajını değiştirip bambaşka bir amaçla kullanması için.
O uzak ülke Türkiye.
Yok yahu!..
O gemi, ünlü "Ankara"!..
Hastane gemisinden transfer gezi gemisi Ankara.
Vay canına!..
Türkiye, bugün Amerikalılar için belki de hac yeri olacak, Gelibolu'nun  Anzaklar'ı çektiği gibi bir turizm anıtına dönüşecek Solace'nin kıymetini bilmez.
Şefik Kaptan'la yaptığı Avrupa seferleri dillere destan olan Ankara sonunda ihtiyarlar ve jilet yapılmak  üzere hurdacılara teslim edilir.
1980'li yılların başında Ankara, İzmir'de sökülürken, yılların söktüğü bir eski anıt da İstanbul'da dikilmektedir.
Haliç Tersanesi'ndeki Çorlulu Ali Paşa Camisi'nin şadırvanı.
Restorasyon gelir çatıda takılır.
Çatı kurşun.
Kıtlık yılları.
Kurşun yok.
Etibank dahi geri çevirir.
"Kurşun yok…"
Şadırvan çatısız kalacak.
Dört bir yana duyururlar.
"Kimde kurşun varsa..."
Aliağa'da Ankara'yı söken hurdacılardan haber gelir.
"Gelin bizde var, alın..."
Bre aman.
Gemide kurşun olmaz.  Ankara'da niye olsun.
Çaresizler ya. Gider bakarlar.
Gerçekten Ankara'nın sayısız kamaralarından biri, tamamen kurşunla kaplı.
Niye?.
Çünkü burası Solace'nin röntgen odası. Radyasyonun dışarı sızmaması lazım.
Şimdi yolunuz Haliç'e düşerse, Çorlulu Ali Pasa şadırvanından bir tas su içerseniz, ya da yüzünüze iki avuç su atarsanız serinlemek için, unutmayın.
Çatısına da bakın.  
Orada, ikinci Dünya Harbi'nde, Pearl Harbour'da Japonlar'ın batırmadığı tek gemiden bugüne kalan son izleri göreceksiniz...


Sunay AKIN


Böyle anlatmış üstat Sunay Akın, şayet Çorlulu Ali Paşa Şadırvanı'nı ziyaret etmeyi düşünüyorsanız Pearl Harbour hakkında ki şu detayları da aklınızda bulundurun, 7 aralık 1941 de Japonlar Pearl Harbour'daki amerikan üssüne saldırdılar ve 2400 amerikalı öldü, evet bu doğru, ama bu saldırıdan Amerika'nın haberi vardı, hemde bir hafta öncesinden.

Eski savunma sekreteri Robert Mc Namara ve bazı subaylar, yıllar sonra bu gerçeği açıkladılar tıpkı Rockefeller ve Rothschild ların Murdoch ile yaptıkları gizli toplantıda bu gerçeği açıkladıkları gibi.

Şimdi o Şadırvanı seyrederken, Pearl Harbour da savaş Baronları tarafından bilerek ölüme terk edilen 2400 insanı düşünün, kendi Devleti tarafından pusuya düşürülen bu insanların haykırışları, belki de Şadırvanın kurşun çatısının bir kıvrımından size sesleniyor olabilir, içtiğiniz bir tas su için şükrederken, insanlık düşmanı savaş baronları içinde lanet okumayı sakın unutmayın...

Çorlulu Ali paşa camisi

Şadırvanın bir görüntüsü

16 Aralık 2011

Böyle başa, böyle ayak...




Kimdir bu Kemal Öztürk bir bakalım.


Bir adam düşünün, ahlaksız, medeniyetten uzak, yalaka, yılışık ve aynı zamanda utanmazın önde gideni, küfür etmekten başka bir meziyeti olmayan tarikat artığı bir dangalak. Böylesi cevherlere sahip olan bir adamı kim kendine yakın hisseder? tabi ki aynı vasıfları haiz olanlar..

Göreve başladığı günden bu yana başında olduğu kurumda terör estiren bu adam, çalışanlar üzerinde tehdit, taciz, baskı ve alaycı tutumu ile kendini atayanları hiç utandırmadı.
 
Anadolu ajansının yeni genel müdürü, nasıl bir mayadan türemiş bakalım.

Yazdığı kitapta aynen şöyle söylüyordu; “Devlet kimdir? Helvadan yapılmış bir puttur. En sonunda beni bir numaralı terörist yapacak bu pez…nkler, bütün laikleri bir şiş’e geçireceğim, ondan sonra anlayacaklar laikliğin faziletlerini. Elin o…pusu bile kalkıp ‘Ben laikim, namusumla çalışıyorum, kimse karışamaz’ demeye başladı. Ula ben böyle laikliğin.. Bak bizim sahte müslümanlar nasıl bölücülük yapıyorlar, ben bu yüzden bu adamları sallandıralım diyorum, ayrıcalık yapanın dinde de katli vaciptir çünkü. ama dinleyen yok!”

Hükümeti adına Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Cumhuriyetimizin güzide bir kurumuna layık gördüğü Genel Müdür bu işte.

Eşi bulunmaz, eşini bulsak “çifte koşacağımız” cinsten biri diyeceğim ama öküze haksızlık etmiş olurum, bu tiplerin geçmişini incelediğinizde ve kimlerle yol arkadaşlığı ettiğini görünce eminim sizlerde şaşırmayacaksınız.

‎1969 yılında Ağrı’da doğdu, ( Anası,babası hakkında bir bilgi bulamadım)  1990 yılında Humeyni yanlısı “Girişim” ve “Selam”  dergilerinde yazmaya başladı.  Daha sonra   “Meydan”,  “İmza” ,  “Nehir”,  “Yeni Zemin”,  “Sözleşme”  gibi dergilerde, “Mir Mahmut Rıza”  takma ismi ile yazılar yazdı. 1994 yılında “Nükte” Yayınlarından çıkan, “Bir Garip Oğlanın Hikayesi” adlı bir kitap çıkardı. Bu kitap mahkeme kararıyla toplatıldı ve Kemal Öztürk,  bir yıl hapse mahkum oldu. 1995 yılında Yeni Şafak Gazetesinde muhabirliğe başladı. Buradan Kanal 7 ye transfer oldu. Burada yayınlanan “İlk Meclis” adlı belgeseli, RTÜK tarafından “Lâiklik Karşıtı” olduğu gerekçesiyle yasaklandı.
Öztürk, 9. Cumhurbaşkanı Demirel’e hakaretten de bir Yıl hapse mahkum oldu. 2003 yılında zamanın TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın “İletişim Danışmanı” oldu. 2005 yılında Başdanışman oldu. 2011 yılı Şubat ayına kadar Başbakan Erdoğan’ın Basın Danışmanlığı yaptı.


Yeni Zemin Dergisi’nin Türk siyasetine kazandırdığı tek yetenek Kemal Öztürk değildi. Bugün AKP Adıyaman Milletvekili olan Mehmet Metiner, yine bugün AKP Ankara Milletvekili olan ve Cumhuriyet için “zorba” nitelemesi yapan Yalçın Akdoğan da buradan yetişip Başbakan  Tayyip  Erdoğan,a   “danışmanlık”  yapmış isimler oldu.

Öztürk’ün birlikte görev yaptığı Yeni Zemin kökenli diğer tanınmış isimlerden birkaçı şöyle:
“Kürt Açılımı”nın daha “açılamadığı” günlerde yaptığı “Öcalan kullanılmalı” çıkışıyla dikkat çeken ve “ulus devlet yerine çok uluslu yapı”yı savunan AKP eski Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan, BDP’li Altan Tan, Akit yazarı Abdurrahman Dilipak, Zaman yazarı Ali Bulaç, Kürt-İslam sentezcisi Zehra Vakfı’nın yöneticilerinden Osman Tunç…

Başbakan böyle bir adamı  kendisine Basın Müşaviri yaparsa, yardımcısı olan Derviş Mehmet'in torunu Arınç'ta alır onu Anadolu ajansının başına oturtur, iki kere hapse mahkum olmuş, Devlete  küfür etmiş kimin umrun da, bu Hükümet değil mi kendisine has...tirin diyen Diyarbakır belediye başkanına eyvallah diyen, deveye diken misali bazıları böyle seviyor demek ki.

Şimdi düşünün bakalım böyle bir adamın başında bulunduğu Anadolu Ajansı'nın bu Millete sunduğu haberleri, sizce Türkiye bu derin uykudan uyanır mı dersiniz?..

Tufan Genç

24 Kasım 2011

Geçmişle hesaplaşmak..



Demokrasi,  ülke ve toplum yönetimi açısından insanlığın bulmuş olduğu en iyi kurumdur, halkın egemenliği anlamına geldiği için tartışılmaz bir şekilde en iyi yönetim biçimidir, ama birileri çıkıp'ta kişiye özel Demokrasi savunulucuğuna soyunursa, mesnetsiz iddiaları ortaya atıp ve bundan yüzü kızarmıyorsa Demokrasinin çivisi çıkmış demektir..

Türkiye’de artık suç üretmek suç işlemekten daha kolay hale gelmiştir, hadi suçlayalım birilerini, kafamızı kim bozuyorsa hesaplaşalım onunla, oda yetmez, geçmişiyle hesaplaşalım, basiretsiz insanların silahı bu şimdi,hesaplaşmak.

Dünü bilmeyen, dünün hesabının bugün görüldüğünü de anlayamaz, Saidi Nursi'ye tapanlar Kurtuluş Savaşında Atatürk'ün yanında yer alan ve Anadolu'yu Kuvva-i Milliye'ye katılmaya ikna eden Libyalı Şeyh Sunusi'yi hiç ağızlarına almazlar, Kurtuluş Savaşına destek veren Diyap Ağa'yı ağızlarına almazlar ama  hain Seyit Rıza ağızlarından düşmez!.. Neden?.. Büyük dedeleri de Seyit Rıza gibilerin safında yer aldığı için olabilir mi acaba?

Geçmişle hesaplaşabilmek için önce insanın beyni temiz olmalı, ön yargısız, objektif ve tarafsız olmalı, yoksa bu geçmişin hesabı değil ancak intikamı olabilir..

General Mustafa Muğlalı'yı ceza evinde öldürdüğümüzü unutup bu gün yeniden yargılama cüretinde bulunabiliyorsak, Devrim Şehit'i Kubilayın katilleri olan hüsniyadisi, derviş mehmeti ve hatta onun torunlarını bile yargılayıp ihanetin boyutlarını öğrenebilmeliyiz, Bülent arınç bu hesaplaşmaya  dayanabilecek mi acaba, Mustafa Kemal'in “Fesat ve ihanet yuvası” dediği Fener Kilisesi’nin Papazı 6. Konstantin,in kemikleri Recep Tayyip'in izniyle 86 yıl sonra İstanbul’a getirildi ama Mustafa Muğlalı Paşa’nın adı ömrünü verdiği ordusunun kışlasından silindi, yazıklar olsun..

Dersim isyanını diline dolayanlar isyancı başı Seyit Rıza'nın İngilizlere yazdığı mektupları neden saklarlar, Seyit Rıza'nın o zamanlar dünyanın en büyük gücü sayılan İngiltere'ye yolladığı mektupta Alevilik ve Alevilerle ilgili en küçük bir işaret yoktur, bütün istekler Kürtçü, Kürdistancı takımının bölücü fikirlerinden ibarettir, bugün Seyit Rıza'yı Alevi lideri veya dedesi gibi gösterenlerin yalan söylediğinin tüm detayları hükümetin arşivlerde sakladığı Mektuplarda gizlidir, işine geleni ortaya sereceksin işine gelmeyeni saklayacaksın, bu hesaplaşma değil olsa olsa sadece intikam ateşiyle yanan Ülke düşmanlarının ortalığı karıştırma hevesleridir.

Dersim isyanı Dünya'nın hızla yeni bir savaşa sürüklendiği ortamda patlatıldı bu çok manidar değil mi, bu sırada Türkiye Hatay'ı anavatan'a katmak için o sıralar Suriye'ye egemen olan Fransa ile savaşın eşiğine gelmişti, AKP Milletvekili Mehmet Metiner Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan, Sabiha Gökçen adı çıkartılsın diyebiliyorsa kendi geçmişinin de ortaya dökülmesinden gocunmamalıdır   Hatay’ı vermemek için direnen Fransız heyetine “Hatay bizim canımız” diye haykırıp salonda havaya kurşun sıkan Sabiha Gökçeni ne kadar tanıyor pkk artığı Mehmet Metiner.
Dünyanın ilk kadın savaş pilotu olması mı rahatsız etti Metiner'in erkeklik gururunu, yoksa  1996’da ABD’nin açıkladığı “dünyanın 20 büyük pilotu” afişinde yer alan tek Türk olması mı kanına dokundu.

Cumhuriyet’in simgelerinden Sabiha Gökçen’in adı havalimanına Dersim’de bombalamalara katıldığı için değil, Türkiye’nin ilk kadın pilotu olduğu için verildi, Sabiha Gökçeni karalamak isteyen zihniyet zamanın  Başbakan'ı Celal Bayar'a dokunma cesaretini neden gösteremiyor acaba, Sabiha Gökçen'in Atatürk’ün manevi kızı olması mı haysiyetlerine dokunuyor.

Şimdi 28 şubat'ı dillerine doladılar, peki 28 şubata sebep Ankara Sincan da neler oluyordu bunu da açıklama yürekliliğine sahip misiniz Cemil Çiçek? Hiç sanmıyorum, sizin derdiniz hesaplaşmak değil, sizin derdiniz Cumhuriyet sevdalılarını sindirmektir, Gaffar Okkan'ın Ankara da kocatepe camisindeki cenaze töreninde gördük cesaretinizi Cemil Çiçek, iki yürekli kadınımız yüzünüze tükürünce caminin içine nasıl kaçtığınızı seyrettik, siz hangi yüzle 28 şubatla hesaplaşacaksınız.

28 Şubat süreci hakkında şöyle diyor Demirel:
“…28 Şubat’ta yapılan yanlış bir şey yoktur. Her şey anayasa içinde cereyan etmiştir…
…Orada alınan kararların altında herkesin imzası vardır…
…Şimdi 28 Şubat’a darbe diyorlar. Neresi darbe? Ne olmuş 28 Şubat’ta? Parlamento fesih mi edilmiş? Hükümet alaşağı mı edilmiş? Siyasi partiler mi kapatılmış? Milletvekilleri mi tutuklanıp götürülmüş? Ne yapılmış?
Bunlar yapılmamış, 28 Şubat’ta Milli Güvenlik Kurulu toplanmış, kararlar almış. Bunları herkes imzalamış ve sonra da uygulanmış. Hükümet görevinin başında kalmış. 3.5-4 ay sonra istifa etmiş. Anayasaya göre yenisi kurulmuş. Buna darbe denilmez…
…Ve esasen bu kararlar 1997 yılından 2009 yılına kadar da uygulanmıştır. Yani bugün işbaşında olan hükümetin döneminde de yine 28 Şubat kararları uygulanmıştır. 11 yıllık kesintisiz eğitim de dahil olmak üzere. 2009 yılında bu kararlar kaldırıldı, denilmiştir. Dolayısıyla orta yerde darbe diye nitelendirilecek bir durum yoktur.”
Sürecin baş aktörü, bir eski cumhurbaşkanı tarafından yapılan bu açıklamalar karşısında yargının vicdanı hâlâ tutuklu olarak yargılananlar hakkında ne hissediyor acaba?

Her gün Tv ekranlarında, gazete köşelerinde halkın kafasını karıştırma görevini üstlenmiş insanları gördükçe, doğrunun, gerçeğin ne olduğunu anlamak mümkün değildir, bilgi ile cehaletin iç içe yaşadığı bu ülkede beklentiler elbette farklı olacaktır, kavrama acizliği içinde olanlar sorunları çoğu kez içinden çıkılmaz hale sokabilir, Başbakan çıkıyor özür diliyor, kimden özür diliyorsun, ve hangi hakla özür diliyorsun, demek ki tartışılacak bir şey yok, suç peşinen kabul edilmiş hükümet tarafından, öyleyse bu yaygara niye? Basılan karakolların, öldürülen askerlerin, eşkıya tarafından katledilen masum köylülerin hesabı bir başka bahara değil mi? Başbakan, aslında onlar sizin umrunuz da bile değil, öyle değil mi ?.

Bu psikolojinin özü Seyit Rıza, Şeyh Sait, Saidi Nursi ve Vahdettin gibileri aklayarak aslında vicdanlarda kendini aklamaktır, aynı yolu izleyenler, aynı yolu izledikleri kişileri meşrulaştırmalı ki, kendileri de o yoldan meşrulaşabilsin bütün amaç bu bence, geçmişle hesaplaşmak şerefli insanların işidir, eline satırı almış önüne gelene sallayarak geçmişle hesaplaşılamaz, bunun adı olsa olsa geçmişinizin intikamını almaktır, bunu da ancak geçmişi kirli olanlar başarır...



Tufan Genç

15 Kasım 2011

Veresiye Defteri...



Muallim Ahmet Rıfkı !

 Yıl  1915...

Çanakkale’de kızılca kıyametin koptuğu günler...
Aylardan  Mayıs...

Vefa Lisesi Fransızca Muallimi Ahmet Rıfkı her günkü gibi mektepten içeri girer.

Selâm verir Ahmet Rıfkı ama çocuklar selama bile karşılık vermezler!..

Ahmet Rıfkı iyice şaşırmıştır.

Arka sıralarda oturanlardan biri ayağa kalkarak; “Hocam, mahallemizde eli ayağı tutan ağabeylerimiz Çanakkale’ye gönüllü gittiler, ama siz hâlâ buradasınız! Biz de gitmek istiyoruz, fakat yaşımız tutmuyor, söyler misiniz bize, vatanımız elden giderse sizin verdiğiniz eğitim ne işe yarar?”

Yaşlı gözlerle sınıftan çıkar ve mektebin idaresine dilekçesini verir.

Arkadaşlarıyla, talebeleriyle vedalaşır, evine gelir.

Ahmet Rıfkı’nın hayattaki tek varlığı yaşlı annesi Ayşe Hanımdır ve Şehzade başı semtindeki evlerinde beraber  oturmaktadırlar.

Durumu annesine anlatır, ondan hakkını helal etmesini ister.

Ardından mahallenin bakkalı, gün görmüş bir zat olan Selâhattin Adil Efendiye uğrar ve şöyle der:

“Selâhaddin Amca, Allahın izniyle vatanın bağrına saplanmış olan düşman hançerini çıkartmaya gidiyorum. Senden isteğim, anamı iaşesiz bırakma! Kısmetse dönüşte borcumu öderim!”

Çeşitli cephelerde savaşa katılır.

19 Aralık 1915 günü şehit olur...

Annesi haberi alır, çok üzülmesine rağmen imanı bütün bir hanım olduğundan hadiseyi tevekkülle karşılar.

Aklına,veresiye yiyecek aldığı bakkal gelir.

“Yedi aydır senden veresiye alırız, borcumuzu verelim de oğlum borçlu yatmasın!”  der.

Selâhaddin Efendi şöyle cevap verir:

“Ayşe Hanım, sen okuma yazma bilmezsin, okuma bilen bir yakınını getir de hesabı o çıkarsın!”

Bunun üzerine Ayşe Hanım, komşusunun kızı Gülşah’la birlikte dükkâna  gider.

Selâhaddin Adil Efendi, “Ahmet Rıfkı” bölümünü açarak veresiye defterini  Gülşah’ın önüne koyar!

Gülşah, onlara veresiye defterindeki kırmızı harflerle yazılmış satırları gösterir.

Şöyle yazıyordur defterde:

“Bu hesap Ahmet  Rıfkı’nın kanıyla ödenmiştir, vesselam!”


Bu yazıyı okuyanlar öncelikle aynaya bakmalı ve kendisine şu soruyu sormalı, Bu ülke için, emperyalizme karşı savaşan, canlarını yitiren, yaralanan, işkencelerde ölen bu güzel insanlara  bizler borcumuzu ödedik mi...

8 Kasım 2011

Çolak memo'nun oğlu Horbo..




1. Dünya Savaşı'nda Suriye cephesinde kolundan vuruldu; namı oradan geliyordu.

Savaştan sonra dağa çıktı; eşkıya oldu. Zaman zaman Malatya'ya iniyordu erzak almak için.

Dört tığ gibi adamıyla gittiği şehir yolunda, hilal kaşlı, kara gözlü, buğday tenli bir kıza vuruldu: Emine.

Soruşturdu; kız mıydı gelin mi? Emirler Köyü'nün ağası Vahap Ağa'nın küçük kızıydı; daha henüz 15 yaşındaydı.

Köye heyet gönderdi; "Allah'ın emri..."

Vahap Ağa sözlerini kesti: "Benim eşkıyaya verecek kızım yok."

Haberi alan Çolak Memo, 30 atlıyla Emirler Köyü'nü basıp Emine'yi kaçırdı.

Küçük Emine, Çolak Memo'nun ilk karısı değildi.

Çolak Memo, 13 kadınla evlendi. Dördüncüsünü boşar, bir daha alırdı.

Cumhuriyet'ten sonra eşkıyalığa ve mecburiyetten çok eşliliğe son verdi Çolak Memo.

Emine, kocası Çolak Memo'dan hep korktu.

Bir gün evde kumalar Meryem, Bedriye ve Emine otururken, polisler bir hırsızlık soruşturması için eve geldi. Çolak Memo sorulara cevap verirken, diğer odada üç karısının konuşup gülmelerine sinirlendi. Gidip, Emine'yi balkondan attı.

Çolak Memo bu olay nedeniyle üç yıl hapis yattı.

1933'te cezaevinden çıkınca Emine'nin gönlünü aldı ve onu hamile bıraktı.

Emine, Çolak Memo'dan dört çocuk sahibi oldu.

Kocası ölünce Malatya mensucat fabrikasında çalışmaya başladı.

Büyük oğluna çok güveniyordu; çok çalışkandı, sınıfları hep dereceyle bitiriyordu.

Onu küçüklüğünden beri "Horbo... Horbo" diye seviyordu.

"Horbo" dayısının kızıyla nişanlıydı.

Bir gün fabrikaya polisler geldi; Emine'yi alıp karakola götürdüler.

Oğlunun ünlü gazeteci Ahmet Emin Yalman'a suikast yaptığını öğrendi.

"Horbo" cezaevine giderken o da ameliyat masasına yattı; beyninde ur vardı.

Yıllarca oğlunun cezaevinden çıkmasını bekledi. Her gece ağladı.

Oğlu cezaevinden çıktıktan bir süre sonra hayata gözlerini yumdu.

Çolak Memo ile Emine'nin oğlu "Horbo" kimdir bilir misiniz:

Hüseyin Üzmez!



Bursa'da 14 yaşındaki B.Ç.'ye cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla tutuklu bulunan ve sonra salınan Vakit Gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez...


Nimet Arzık'ın 1961 tarihli kitabından..

14 Ekim 2011

Vahdettin'in Amerikan başkanı'na mektubu...



Osmanlı ailesi bütün hükümranlıkları süresince biz Türk kavmiyiz dememişlerdir, Vahdettin'in aşağıdaki mektubu bunu belgelemektedir, Vahdettin'in 1924 yılında ABD Başkanı'na yazdığı bu mektup, Vahdettin'i aklayıp "Büyük vatan dostu!" yapmaya çalışanların fena halde yanıldıklarını gözler önüne sermektedir, bu belge, Vahdettin'in Kurtuluş Savaşı sırasındaki hıyanetleri bir yana, asıl büyük "hıyanetini" San Remo'daki sürgün günlerinde yaptığını göstermektedir.



VAHDETTİN'İN ABD BAŞKANI'NA  MEKTUBU
(Vahdettin's Letter to the President of   U.S.A)

Vahdettin, San-Remo'da bulunduğu günlerde ABD Başkanı'na bir mektup yazmıştır. Bu mektup, Halis Reşat  Bey tarafından Paris'te bulunan Amerikan elçiliğine teslim edilmiştir. Elçilik de bu mektubun orijinalini ve İngilizce çevirisini I5 Nisan 1924 tarihli yazısıyla Washington'a göndermiştir.

Vahdettin'in mektubu  Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Arşivi'nde 86700/1788 numarada kayıtlıdır.

 İşte o ibretlik, tarihi mektup:

"Amerika Cemahir-i Müttefikiye Reisi Mösyö  Coolidge Cenaplarına
Siyasi olayların ve gelişmelerin tüm iç yüzünü, hangi nedenlerden dolayı Saltanat merkezimi geçici bir süre için terk etmek zorunda kaldığımı biliyorsunuz. Bu konuda ayrıntılı bilgi sunmayı gereksiz görüyorum.
Bu süresiz uzaklaşmanın, babadan kalma sahip olduğum Saltanat ve Hilafet makamından  vazgeçtiğim anlamına gelmeyeceği açıktır. Ankara meclisi gibi bir isyancı fitnenin bu konuda alacağı tüm kararların geçersiz olacağını bildiririm.

Şöyle ki;
İslam Hilafetinin Osmanlı Saltanatın'dan soyutlanması ve ayrılması ve Hilafetin tümüyle kaldırılması dini, kavmiyeti, vatanı belirsiz ve karışık askerlerden ve öteki sınıflardan oluşan küçük bir şer zümresinin kısmen zorla ve kısmen bilgisizlik ve gafletle yönlendirdiği beş-altı milyonluk Türk kavminin yetki alanı içinde değildir.

Bu ancak tüm İslam dünyasınca atanan uzman kişilerden oluşan bir meclisin toplanması ve tüm din bilginlerinin ortak kararı ile çözümlenecek büyük bir evrensel sorundur. İslam bilginlerinin bildiği üzere şeriata aykırı kararlar herhangi makamdan olursa olsun sonuçsuz kalmaya mahkumdur.
Bundan başka bu durumun, içinde bulunulan koşullarda İslam dünyasında sonuçları pek vahim olabilecek büyük bir heyecana yol açacaktır.. Ayrıca gelişmiş ülkelerin iç güvenliklerine de büyük bir etki yapacaktır.

Hanedanımın ileri gelenleri aleyhinde Ankara meclisi tarafından kabul edilen sürgün ve kovma, emlakine ve bireysel mallarına el koyma gibi haksız kararları hanedanım  bireylerini, insan ve kişilik haklarından soyutlar mahiyettedir.
Bu konuda yüce kişiliğiniz ve cumhuriyet hükümetiniz tarafından olanaklar ölçüsünde yapılabilecek yardımları pek değerli  sayacağımı açıklamaya gerek yoktur. 

Bu vesile ile sağlıklı olmanızı yüce haktan niyaz eylerim.

13 Mart 1924. Mehmed Vahdettin"



İşte Necip Fazıl'ın ifadesiyle, "Büyük vatan dostu Sultan Vahdettin!"

Bakın ne diyor Vahdettin, "TBMM, dini, ırkı, vatanı belirsiz ve karışık askerlerden ve öteki sınıflardan oluşan küçük bir şer zümresidir" ve "Beş-altı milyonluk Türk milleti bilgisiz ve gafildir!" şeklindeki Türk milletine ağır hakaret içeren cümleleri, Vahdettin'in Türk milletine ne denli düşman ve hıyanet içerisinde olduğunu göstermektedir.

Kurtuluş Savaşı sırasında Sivas  Kongresi'nde Amerikan mandası kabul edilmiştir! diyerek  akıllarınca Atatürk'ü ve bu ülkenin vatanseverlerini, milliyetçilerini "Amerikan mandacısı" diye damgalamak isteyen Cumhuriyet Tarihi yalancıları Vahdettin'in Amerikan başkanına yalvarıp aman dilemesine ne diyecek acaba.

"Türk milletine hakaret etti!" diyerek Aziz Nesin'e saldıranların, Türk milletine hakaret eden Vahdettin'e hangi bakış açısı ile bakacaklar merak ediyorum doğrusu..

Bugün bu ülkede din iman edebiyatı yapan bezirganlar, bilinçli olarak Vahdettin'i kahraman bir halk adamı gibi gösterirken, Cumhuriyetin kurucusu, Türk milletini bağımsızlığına ve özgürlüğüne kavuşturan Mustafa Kemal Atatürk'ü bir hain, dinsiz ve halk düşmanı gibi göstererek iğrenç oyunlarına devam etmektedirler, bu gün Müslüman toplumu Hac vazifesini yerine getirebiliyorsa Araplara Kabe'yi yıktırmayan Mustafa Kemale yatıp kalkıp dua etmelidir, bunu anlamayanlara ve inkar edenlere yazıklar olsun...

15 Eylül 2011

MİT--PKK İmralı Pazarlığı Ses Kaydı..


Evet,gerçeklere dayanamadılar ve video'yu yayımdan kaldırdılar,ama tüm konuşmaların dökümü aşağıda açık seçik yazılı,hadi bunuda kaldır bakalım yalancı kabadayı..16.09.2011.. Şimdi ikinci video yüklendi umarım bunu silmezler..


Türkiye gündemine sallayan ses kayıtlarına bir yenisi daha eklendi. Bu kez bomba MİT'te patladı. Çünkü ses kaydının MİT - PKK - İmralı pazarlığına dair olduğu iddia ediliyor. Kimler yok ki bu kayıtlarda. İşte o ses kaydı..

SİTEYİ HACKLEYİP KOYDULAR

Ses kasetindeki bomba ifadeler kadar kasetin ortaya çıkışı da esrarengiz. Bunun için istihbarat operasyonları aratmayacak bir yöntemin izlendiği söyleniyor.


Ses kaydı saat 09.37'de Dicle Haber Ajansı'nın sitesinden yayınlandı. "Görüşmelerin iç yüzü Erdoğan'ı yakacak" başlığı ile verilen kaset, site hacklenip sisteme gizlice girilerek servise konuldu.

BİZ YAYIMLAMADIK, HACKLENDİK

DİHA'nın (Dicle Haber Ajansı) sitesi şok ses kaydı yerleştirildikten sonra 2.5 saat süreyle devre dışı kaldı. DİHA abonelerine ses kaydının sitelerine "sanal saldırı sonucu şifrelerinin kırılması suretiyle eklendiğini, haber fark edilir edilmez yayından kaldırıldığını" duyurdu.

15 SAYFA TALEP YAZMAYIN

Görüşmeler sırasında çok dikkat çekici diyaloglar da yaşanıyor. Terör örgütü PKK taleplerini 15 sayfa ile MİT'e bildirince istihbarat teşkilatı tepki gösteriyor ve '15 sayfa talep yazmayın Kısa yazmayı bir türlü öğretemedik size' sözleriyle tepki gösteriyor.

İŞTE ŞOK EDEN KAYITTAKİ KONUŞMALAR....

PKK üyesi Sabri Ok: Devlet de arayıp hangi ilde hangi dağda birileri var ben de imha ederim demesin çünkü biz çözüm sürecindeyiz

MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş: Peki ne kadar süre bekletmeyi düşünüyorsunuz dağlarda

Sabri Ok: Biz istiyoruz ki en kısa sürede bu sorun çözülsün böyle altı yılda yedi yılda değil

MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş: Yani bu neresinden bakarsak bakalım çünkü çözümün parametreleri içinde işte basit bir takım taleplerden anayasa değişikliğinden öcalanın serbest bırakılmasına kadar çok geniş bir skala var. Talepleri şöyle bir göz önüne getirdiğimiz zaman çok geniş bir skala var. Bunların üç ayda beş ayda sekiz ayda bir senede tamamlanabilmesi söz konusu değil.

Sabri Ok: Bugün için size kısa bir şey hazırlasak nasıl olabilir.

MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş: Yani götürmeye çalışırız ama dediğim gibi altı buçuğa kadar yetiştirebilirseniz. Ama ne olur on beş sayfa yazmayın gözünüzü seveyim niçin söylüyorum.

Sabri Ok: Yok biz kısa yazacağız.

MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş: Hakikaten kısa yazmayı hiç bilmiyorsunuz

Sabri Ok: Doğru

DİHA: HACKLENDİK

Dicle Haber Ajansı ise yaptığı "Diha'dan abonelerine zorunlu açıklama" başlığıyla yaptığı duyuruyla okurlarından özür diledi:

"Sabah saat 09.37'de servis edilen "Görüşmelerin İç Yüzü Erdoğan'ı Yakacak" başlıklı haber, sitemize yapılan sanal saldırı sonucu şifreler kırılarak eklenmiştir. Gerçeklerden asla taviz verilmez sloganı ile tüm zorluklara rağmen çalışmasını sürdüren ajansızım, abonelerine geçerek ve objektif haberler servis etmeyi vazgeçilmez bir ilke olarak benimsemiştir. Söz konusu haber ise araştırılıp ortaya çıkarılan veya bir haber kaynağının göndermiş olduğu bir haber değildir. Dolayısıyla gerçekliği teyit edilmediği gibi, ajansımızla da bir ilgisi yoktur. Haber fark edilir edilmez hemen müdahale edilmiş ve siteden kaldırılmıştır. Teknik çalışmalar nedeniyle 2.5 saat yayım yapamadık. Bu nedenle abonelerimizden özür diliyoruz"

İşte PKK ve Öcalan arasında köprü olan MİT'in, örgüt üyeleriyle konuşmalarının tam metni...


İŞTE O SES KAYDININ TÜM DÖKÜMÜ

MİT ile PKK arasındaki görüşmelerin ses kaydı ortaya çıktı. Görüşmeler MİT, PKK ve koordinatör ülke temsilcisi arasında yapılıyor.
İnternete düşen ses kaydı, PKK ile hükümet arasındaki görüşmeleri gösteriyor. Görüşmeler MİT müsteşarı Hakan Fidan, MİT müsteşar yardımcısı Afet Güneş, KCK yürütme konseyi üyesi Mustafa Karasu ve PKK’li Sabri Ok, Kongre-Gel başkan yardımcısı Zübeyir Aydar ve koordinatör ülke temsilciler arasında geçiyor. Koordinatör ülke temsilcisinin ingilizce konuştuğu görülürken kimliği bilinmiyor. Görüşmelerin hangi tarihte ve nerede yapıldığı da belirtilmemiş ancak, yakın bir dönemde olduğu anlaşılıyor.
Afet Güneş
Öncelikle tekrar bizi bir araya getirmede katkılarından dolayı teşekkür ediyoruz. Bu çalışmaya başlarken çok uzun soluklu bir çalışma olacağının bilincinde başladık her iki taraf olarak. Yine her zaman aynı şeyi söyledik zaman zaman kesintiler olabilir kimi zaman inişler ve çıkışlar yaşanacaktır dedik. Önemli olan amaçta değişiklik olmamasıydı. Çünkü bizi bir araya getiren her iki tarafta da çözüm iradesi bulunmasıydı. Böyle giriştik bu işe tüm gücümüzle karşılıklı asgari müşterekleri yakalamaya çalıştık bugüne kadar. Her seferinde biz kendi konumumuzda izah etmiştik ve biz bir kanat devletle olan tüm iletişimin sağlanmasında hakeza diğer kanatta imralı ile daha sonra üstlendiğimiz misyon çerçevesinde bir kanal olduğumuzu söylemiştik.

Muhataplarımızın tabi zaman zaman beklentiler inide alıyoruz. Bizi daha farklı bir profilde görmek istediklerini söylüyorlar. Birçok konuda zaten açık konuştuk yine açık söyleyeceğim kimi zaman bu bizi rencide etti yani neden bu güvensizlik diye. Ancak zamanı geldiğinde siyasi iradeye daha yakın kişilerin bu platformda yer alabileceğini zaten belirtmiştik. Her vesileyle bugüne kadarki temaslarımızda ne vaad ettikse kendi ölçülerimiz dahilinde gerçekleştirdik. Bu gelişmede nihayetinde benzer bir şekilde oldu. Sayın Fidan bizimle birlikte bu toplantıya katıldı. Kendileri başbakanlık müsteşar yardımcısı onunda ötesinde başbakana en yakın kişilerden biri.

MİT Müsteşarı Hakan Fidan
Ben öncelikle merhaba diyorum tanıştığımıza memnun oldum. Bu ekibin yeni üyesiyim. Afet hanımında dediği gibi yaklaşık bir ay önce imralıda sayın öcalan'la bir araya geldik. Zaten ismimi söylemiştim. İsmim Hakan Fidan. Müsteşar yardımcısıyım ama sayın başbakanımızın özel temsilcisiyim. Şuan özellikle türkiyenin orta doğuda taraf olduğu krizlerde ara buluculuk görevlerinde ekip varsa ekibin içerisindeydim şahıs varsa'da şahıs olarak görev aldım. Hala belli çalışmalar devam ediyor.

Bu konuda arkadaşlarımızın uzun zamandır sizinle beraber devam ettirdikleri çalışmalar gerçekten her türlü takdirin ötesindedir. Ama bir noktadan sonra verilen raporlar çerçevesinde olayın teknik görünen bir çalışmadan öte daha siyasi içerikli daha farklı bir boyuta taşınması ihtiyacı hasıl olunca sayın başbakanımız bu konuda beni görevlendirdi. Takdir edersiniz ki oldukça hassas bir durum siyasi riski kabul edilemeyecek derecede yüksek bir durum. Kendisi bu konuda bir kaç cümle bile etmedi sadece bir iki defa bir şey söyledi.

Ama etrafta bazı bakanlar defalarca gidip benim ismim ve benim pozisyonumda burada bulunmamın hükümet için çok ciddi bir risk alanı sıkıntı alanı olduğunu söyledi. Özellikle muhalefetin bulunduğu şartları biliyorsunuz. Zaten onların resmetmeye çalıştığı bir gerçeklik var buna hizmet edeceklerini kamuoyuna açıklamalarına rağmen. Sayın başbakan bu noktada ciddi olduğunu samimi olduğunu siyasi riski yüklenmeye hazır olduğunu birkaç defa söyledi.

Bu çerçevede biz arkadaşlarımızla beraber çalışmaya başladık. Orada sayın öcalanla iki saatten fazla bir görüşmemiz oldu odasında. Üç kişiyiz baya uzun ve verimli bir görüşme oldu. Kendisinin sağlık durumu oldukça iyi. Zihni fevkaladeden iyi çalışıyor.

Artikülasyonları oldukça sağlıklı. Konuları karşılıklı tartıştık. Tabi verdiği cevapları sürekli siyasi tahlilden geçirerek olaylara yaklaştığı için bizde siyasetin ve şu anda hizmet etmekte olduğumuz siyasetçinin ne düşünmekte olduğunu elimizden geldiğince aktarmaya çalıştık.

Ben burada en büyük görevin de açıkçası bu olduğuna inanıyorum. Yani şu anda iktidarda bulunan seçilmiş siyasetçinin psikolojisi nedir perspektifi nedir olaylara nasıl yaklaşıyor ben bunu aktarmaya çalışacağım. Sizden aldığım perspektifi de tabi oraya yansıtacağım ama bu arada belli konularda da belli mutabakatlara varma belli konularda tartışma görevini de cevap verme görevini de elimizden geldiği kadar üstlenecek. Ama tekrar ediyorum ki ben burada ne dersem diyeyim belki çok fazla reklamlara gidebilir diye düşünüyorum ama hükümetin çok ciddi niyeti var. Bu iyi niyeti Türkiye'deki reel şartların izin verdiği ölçüde hayata geçirmeye realize etmeye çalışıyor. Bu noktada sayın başbakan beni görevlendirdi. Ben tekrar burada olmaktan dolayı memnuniyetimi ifade ediyorum. Ve teşekkür ediyorum.

Sabri Ok
Sağ olun teşekkürler. Daha iyi öğrenmek daha iyi anlamak için bir kaç soru sormak istiyoruz. Siz gittiniz önderlikle görüştünüz. Kendisi de buna değer veriyor heyecanlı umutlu olduğunu olmak istediğini söylüyor. Ve tartışmanızın tabi ki siz biliyorsunuz bize iletilen mektup çok kısadır çok temel bazı ilkeler ve çerçeveden ibaret. Tartışmanızın ve görüşmenizin özetini bizimle paylaşmaya değer gördüğünüz hususları varsa dinlemek isteriz.

Hakan Fidan
Tabi. Şöyle ifade edeyim benim o zaman notlarım vardı şimdi yanımda değil. Ama ana başlıkları aklımda. Benim açıkçası yıllardır okuduğum kürt sorununun nereden kaynaklandığı ne boyutlara geldiği siyasallaşma süreci örgütleşme süreci sürekli takip ettiğim konular. Yani sayın öcalanla ilgili açık kaynaklara çıkan ve bizdeki olan bütün bilgiler malumunuz. Ama tabi orada bire bir belli konuları tartışmak farklı oluyor. Hapishanede geçen on senenin ve okumanın verdiği çok ciddi bir transforme edici gücü var. Zihinsel manada çözümleme manasında onu görüyorsunuz. Ve tabi yıllar boyu belli olayları yaşamış belli noktalara gelmiş belli dersleri çıkarmış. Şimdi bulunduğu yerden çok daha sağlıklı çok daha objektif çok daha nesnel var olan sıcak şartlardan etkilenmeyen çözümlemelere ulaşıyor. Bunu sürekli satır aralarında felsefi olarak görmek beni memnun etti.

En azından orada geçen süre gerçekten verimli bir süre olmuş. Bu noktada şunu da yakından takip etmeye çalıştık belli düşünce dönüşümleri zihinsel atlamaların hangi noktadan nereye geldiğini görmek de şahsen benim düşünce olarak bulunduğum yer açısından önemliydi. Çünkü görüyorsunuz ki yüzde doksan doksan beş gelen bütün konularda birleşen bir genel çizgiye gelindi. Ama orada olumlu bir hava var. Kendi dünyasında böyle bir psikoloji içerisinde.

Fakat ona şunu söyledik biz Türkiye de ki siyasi rejimi ve şartları dikkate aldığımız zaman şu an hiç kimsenin özellikle sayın başbakanın çıkıp böyle bir şeyi ifade etme şansı yok. Ama şunu herkes bilir burada olumlu bir şey varsa sizin katkınız olmadan olumlu hale gelmeyeceğini biz hepimiz biliyoruz. Bu bilinen bir gerçek bunun üzerinde konuştuk. Sonuç olarak bütün türkiyenin yönetiminden sorumlu bir devlet adamı siyasetçi kimliğiyle beraber oda geliyor bu psikolojinin algılanmasında ve bu değeri kullanmakta fayda var diye düşünüyorum. Ben kendisine tüm çıplaklığıyla anlattım. İmralı da ki çözüm iradesini olaya iyi niyetle yaklaşımı sayın öcalanın yıllar içerisindeki oluşturduğu düşünsel evrimi ulaştığı sonuçları ulaştığı sonuçların bölgeye yönelik vizyonunun ülkeye yönelik vizyonunun yüzde doksan doksan beş oranında kendi çizdiği vizyonla nasıl örtüştüğünü de anlattım. Bu benim kendi gözlemim entelektüel analitik yaptığım şey.

Çünkü ben herkesin söylediğini doğru varsaymak zorundayım. Niyet okumasına gidemem. Bu şartlardan dolayı bunu söyledi bu şartlardan dolayı bunu söyledi diyemem. Ama bütün çıplaklığıyla anlattım. Tabi yazık olan ne oluyor şimdi bu irade ve düşünsel hava varken modalitede ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Bunun bir özel benzerini biz amerika ile iran arasındaki nükleer kriz var biliyorsunuz. İşte burada iran tabi bize güveniyor. Amerika da bir ölçüde güveniyor. Her iki tarafta biz nükleer değişime hazırız diyor. Fakat modalitede hiç kimse harekete geçemiyor. İranla en yüksek düzeyde konuşuyoruz biz hazırız diyor. Amerikalılarla en yüksek düzeyde konuşuyoruz biz hazırız diyor. Hadi gelin değişin dediğimiz zaman o diyor ki işte o toprak da olsun bu toprak da olsun modaliteyi bir şeye getiremiyoruz.

Mustafa Karasu
Sabri arkadaş izah etti bende o çerçevede bazı şeyler söylemek istiyorum. Biz belki birinci oslo görüşmesinde olmadı ama ikinci oslo görüşmesinden sonra hep şunu söyledik. Artık esas konulara girmemiz gerekiyor. Güven artırıcı önlemler yapılıyor işte biz ateşkes ve tek taraflı eylemsizlik kararı alıyoruz. Türkiye de bazı şeyler yapılacak kürt sorununda adım atılacak deniyor bunlar hep söyleniyor. Sonunda dördüncü osloda daha somut bir karara gidilerek önderlik yol haritası verecekti ve bunun üzerinde neler yapılacağı konusunda müzakere edilecekti. Bu konu dördüncü osloda var. Şimdi biz buraya gerçekten beşinci osloya müzakere için geldik.

Afet Güneş
Tamam bende diyorum ki önderliğin yol haritası elimde. Maddelerinde belli. Haydi buyrun müzakere edelim.

Mustafa Karasu
Ben şuna inanıyorum devlet istesin şu anda bizi uçağınıza alıp götürebilirsiniz isteseniz.

Afet Güneş
Kesinlikle. Ben diyorum gelin götüreyim

Mustafa karasu
İsterseniz götürürsünüz.

Afet Güneş
Götürürüm tabi.

Afet Güneş
Şuan götürürüm yani bir sakınca yok.

Mustafa karasu
Demek ki o zaman önderlikle görüşme sorunu da yok.

Sabri Ok
Benim hakkımda iddianame hazırlandığı söyleniyor. Bir tarafta kapatılırken bir tarafta açılıyor.

MİT MüsteşarYardımcısı Afet Güneş
Hep söyleniyor yani. Bir dosyanın tamamlanması adına yapılan operasyonlar.

Mustafa karasu
Sabri arkadaş hakkında dava açılmış. Niye açılıyor biri kapatılırken. Şimdi sabri arkadaşı gönderebilir miyiz.

Sabri Ok
Karasuyu göndereceğiz.

MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş
Karasu yeter bize.

Mustafa karasu
Bence dtpninde bizimde önder apo yu muhatap göstermemizden rahatsız olmayın. Önder apo'nun muhataplığının meşrulaşması türkiyenin çıkarınadır. Türkiye toplumunun önder apoyu muhatap olarak benimsemesi türkiyenin çıkarınadır. Şu söyleniyor otuz yıldır savaştık apoyu nasıl muhatap olarak kabul edelim. Bence aşiret devleti değildir türk devleti. Çıkarı söz konusu olduğunda türkiyenin bunları unutması demiyorum karşılıklı birbirimizi affetmesini bilmeliyiz. Bu savaşın başlatıcısı önderi odur. Bunu sizde kabul ediyorsunuz diyorsunuz ki en makul önderliktir onunla anlaşabiliyoruz o doğru yaklaşıyor.

MİT Müsteşar Yardımcısı  Afet Güneş
Çünkü değiştim diyor.
Görüşmelerde taleplerimizin meşruluğunu kabul etmediniz mi?

MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş
Devlette şuan karşı taraftaki talepleri bu halkın talepleri nedir onları masanın bir kenarına koyuyor. Ben bunların içerisinden hangilerini yapabilirim ne kadar zamanda yapabilirim hangi koşullarda yapabilirim oda bunu tartışıyor kendi kendine zaten.

Sabri Ok
Tamam aşalım bunları beraber götürelim.

Afet Güneş
Zaten diyorum ki sizden gelen yani bu tabandan gelen partiden gelen örgütten gelen talepleri önüne koydu onun üstünden bakıyor.

Mustafa Karasu
Bize şunu söylediniz dediniz ki devlet de genelkurmayda aynı görüşte hükümet de biz buraya üçüncü osloda bütün devlet makamlarının düşüncesi olarak geldik. Yani devlet bu konuda bir konsensüse girdi dediniz önceden yoktu ama şimdi bu oldu dediniz.

MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş
Ordunun şuan yaptığı planlı bir operasyonu yoktur

Sabri Ok
Asker pozitif etki ve tepki göstermiş biliyoruz ve şunuda genelde biliyoruz siz de bilirsiniz bölgedeki askeri komutanlar genelde yani içinde farklı düşünenler olabilir ama genelde aslında hepsi daha çok çözüm ve barış isteyenlerdir.

MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş
Diyorum ki yürümekte olan bir süreç var. Bu süreç önemli bir süreç. Bizim bugüne kadar yürüttüğümüz karşılıklı çalışmalarla gelinmiş olan bir süreçtir. Kendi kendine falan olmadı bu birlikte yürüttüğümüz çalışmaların sonucudur. Gerek devletin hazırlanmasında gerek toplumun hazırlanmasında gerek örgütün hazırlanmasında şu masada yürüttüğümüz çalışmaların çok büyük katkısı olmuştur. Beğenseniz de beğenmeseniz de yeterli bulsanızdı bulmasanız da bir yıl içerisinde yürüttüğümüz çalışmalar bugün bu meseleyi türk kamuoyunda ve türk parlamentosunda tartışılabilir bir hale getirmiştir. Bunu bu kadar küçümsemek gibi kimsenin bir lüksü yoktur kimse küçümseyemez bu bir. İkincisi bugün itibariyle geldiğimiz noktada önümüzde işte hazırlığını yapmakta olan bir hükümet ortaya neyi koyacağını neyi yapıp neyi yapamayacağını işte hukukçulara vermiş adalet bakanlığı ayrı bir çalışma yürütüyor daha sonuç raporu çıkmamış bilmem ne bakanına bir görev vermiş çalış bakalım raporunu çıkart demiş daha sonucu çıkmamış.

Sabri Ok
Şimdi bunlar oluyor. Devlet de arayıp hangi ilde hangi dağda birileri var ben de imha ederim demesin çünkü biz çözüm sürecindeyiz

MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş
Peki ne kadar süre bekletmeyi düşünüyorsunuz dağlarda

Sabri Ok
Biz istiyoruz ki en kısa sürede bu sorun çözülsün böyle altı yılda yedi yılda değil

MİT MüsteşarYardımcısı Afet Güneş
Yani bu neresinden bakarsak bakalım çünkü çözümün parametreleri içinde işte basit bir takım taleplerden anayasa değişikliğinden öcalanın serbest bırakılmasına kadar çok geniş bir skala var. Talepleri şöyle bir göz önüne getirdiğimiz zaman çok geniş bir skala var. Bunların üç ayda beş ayda sekiz ayda bir senede tamamlanabilmesi söz konusu değil.

Sabri Ok
Bugün için size kısa bir şey hazırlasak nasıl olabilir.

MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş
Yani götürmeye çalışırız ama dediğim gibi altı buçuğa kadar yetiştirebilirseniz. Ama ne olur on beş sayfa yazmayın gözünüzü seveyim niçin söylüyorum.

Sabri Ok
Yok biz kısa yazacağız.

MİT Müsteşar Yardımcısı  Afet Güneş
Hakikaten kısa yazmayı hiç bilmiyorsunuz

Sabri Ok
Doğru

MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş
Nasıl bir şey oluyor biliyor musunuz. Bakın çok samimi söylüyorum sıkıntıyı içeri giriyoruz konuşmuyoruz biz sana bilmem ne getirdik falan demiyoruz al şunu içinden oku diyoruz. Çünkü bu kadarda deklare etmek istemiyoruz. Açıkçası adam bir başlıyor zaten o da böyle sindire sindire okuma derdine oturuyor bir buçuk saat okuyor. Biz de mutfak kadar bir yerin içerisinde boş boş oturuyoruz. O okuyor biz oturuyoruz. Artık bir buçuk saatin sonunda zaten üstünde çok da tartışma yapmak istemiyoruz. Şimdi sen çevir arkasını diyoruz ne diyeceksen de diyoruz. Onunda yazması maşallah bir yarım saat kırk beş dakika sürüyor. Ona da yalvarıyoruz ne olur kısa yaz diye. Devlet size çok büyük bir fırsat yaratmış durumda. Sizin karşılıklı olarak birbirinizle iletişim sağlamanızı dolaylı dahi olsa fikirlerinizi birbirinize yansıtmanızı yazışmanızı çiziş menizi onlar üzerinden karşılıklı görüş teatilerinde bulunmanızı sağlıyor

Sabri Ok
Önemli buluyor şüphesiz ama her şey değil

MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş
Habur bizim iki buçuk senedir neredeyse yürüyen tüm ilişkilerimizin Ankara'dan başlayarak söylüyorum özelde kırılma noktasını oluşturdu. Gelenler yeteri kadar eğitim almamışlardı ve ne amaçla geldiklerinin bile farkında değillerdi. Adeta bir siyasi gösteriye dönüştürüldü. Burada sizin de çok iyi bildiğiniz gibi hukuk ihlal edildi. Her şey yok edildi. Amaç size verilen bir takım sözlerin tutulmasıydı. Tabi burada belki başta konuştuğumuzdan farklı olan gelişme şuydu.

Şimdi gruplar geldiğinde kıyafet filanda bir şey katmak istemiyorum yalnız kitlenin içerisinde çok provokasyona açık kişiler vardı. Yani şu beklenti vardı bunlar gelecekler tutuklanacaklar kapıdan tutuklandıktan sonrada bir takım hareketler geliştirilecek. Bunun alt yapısı hazırlandı orada. Biz bunları gözlemledik şimdi üç kişi tutuklanacak ve sürekli bu şayiha yayılıyordu aralarında. İşte içlerinden galiba üçü tutuklanıyormuş şimdi dördü. Ondan sonra böyle bir kitleselleşme bir tepki geliştirmek için tepki koymak için öylesine bir organizasyon vardı ki.

Sabri Ok
Ama şunu biliniz ki bizimde hani yüzde yüzlük yok ama ilişkilerimizden biliyoruz ki bunlar tutuklanmayacak.

MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş
Biz biliyoruz ama.

Sabri Ok
Biz de biliyoruz ama müsaade edin biz bunu bilmeyene nasıl bildirelim. Söylesek olmayacak. Bizimde bu sıkıntımız var.

Hakan Fidan
Şimdi başbakan bu meselede hiçbir meselede yapmadığı kadar şey yapıyor. Çıktı grup toplantılarında mecliste diğer bütün halk konuşmalarında ben neye mal olursa olsun açılım sürecinin arkasındayım ben siyasi riski bu noktada göze alıyorum siyasi kariyerim pahasına da olsa. Burada partiye sürekli mesaj var kardeşim bu noktada benim üzerime gelmeyin tabanla etkileşiminiz sizde nasıl bir netice üretiyorsa üretsin. Çünkü sürekli negatif şeyler gelmeye başladı. Yani buradan dolayı efendim oy kaybediyoruz batıda görüştüğümüz geniş kitleler bizden şey yapıyor. Tabi muhalefetin özellikle habur'dan sonra ortaya koyduğu ajitasyonun etkisi şu anda giderek büyüyor. İçişleri bakanı hakkında gensoru verildi biliyorsunuz. O bu işe aylarını yıllarını verdi.

Afet hanımla beraber ciddi bir moral bozukluğu yarattı. Çünkü oraya herkes bir milat olarak bakıyordu. Ondan sonra bu sorunda hükümetin daha cesur adımlar atmasına ilişkin meşru bir hak zemininde hazırlanacaktı psikoloji de hazırlanacaktı. Neden yani burada örgüt de iyi niyet gösterisinde bulunuyor. Artık insanların kafasında bir tabu oluşmuş örgüt silahtan vazgeçmez yani karikatürize edilmiş bir şey var. Sürekli kanla beslenen kanla hareket eden bir terörist vardır gibi bir imaj oluşturulmuş.

Örgütün burada silah bırakması sembolik manada da olsa bütün tabuları yıkan halk psikolojisini karar alıcı lehine harekete geçirmede biraz zemin hazırlayıcı bir faktördü. Şimdi başbakan burada sürekli buna rağmen mesaj veriyor. Ben bunu anlattım sayın öcalan'a dedim ki başbakan bunu sürekli anlatıyor.

Ama dedim biz bir şey gördük oda şu bu hükümetin yaptığı çok reformlar var yani kürt kimliğini tanımadan verdiği sosyal haklara kadar bundan beş altı sene önce masaya oturulduğunda bunların hiçbiri verilmeden belli şartlar izin verseydi belki şu anda örgüt çoktan normal siyasi hayata dönmüş Türkiye de normal bir hayat yaşıyor ve siyasi zeminde meşru mücadelesini veriyor olacaktı. Fakat türkiye deki şartlar buna izin vermedi.
Hakan Fidan
Hem sizden hem sayın öcalan dan yani bizim perspektifimiz bu sürecin kesintisiz devam ettirilmesi. İşte bir defa görüştük beş ay sonra yok bunu sistematik bir şekilde. Çünkü yoğun iletişimle biz bir takım krizlerin önüne geçebileceğimize açıkçası inanıyoruz. Çünkü öbür türlü genel prensiplerden şey yapıyoruz çünkü önümüze bundan sonra çok daha şeyler çıkacak modaliteleri aşmak için teknik sorunlar çıkacak onlar üzerinde enerji harcamamız gerekecek.

Belki olasılıkları ortaya masaya yatırıp avantajı nedir dezavantajı nedir uygulanabilirlik konularını uzun uzun tartışmamız gerekecek. Ama bütün bu süreç içerisinde dediğim gibi siyasi iktidarı bu noktada attığı adımlardan dolayı sıkıntıya düşürücü bir unsurun olmaması lazım. Yani sizde zaten bu konuda oldukça hassassınız özellikle eylemsizlik konusunda. Diğer konularda bu gözaltına almalar şunlar bunlar ben bunları gittiğim zaman içişleri bakanı ile uzun uzun konuşacağım. Onun bana gelmeden anlattığı konularda var zaten. Yani ben onu burada bir savunma mekanizması psikolojisiyle hareket etmek için falan söylemiyorum.

Zaten yeterince tatsız oluyor bazen konular. İçişleri bakanı da sosyal psikologdur. Bu noktada iyi çözümlemeleri var. Anlıyor. Ama aynı zamanda siyasetin gereklerini de iyi bilen ona göre bazen farklı demeçler verebilen bir insan. Ama biz şundan emin olmak istiyoruz yani geliştirilen bir özgürlük alanı açıldı. Bu açılan özgürlük alanı içerisinde örgütün alt birimleri eski alışkanlıklarından hareketle daha fazla mevzi kazanalım daha fazla örgütlenelim mantığı içerisinde. Bir noktaya kadar hani tolare edebiliyorsunuz çünkü dediğim gibi alandaki valiler emniyet müdürleri bu noktada gerçekten çok değerli insanlar. Yani şu anda sizi bilmiyorum spesifik olarak isim vererek şikayet edebileceğiniz şu adam düşmandır bu adam şeydir. Geçenlerde bir olay oldu başbakanlıkta. Bir komisyon var bu televizyonlara ruhsat veren. Şey hani sizden de görüş falan filan soruyor ya.

Sonra bize geliyor benim başkanlığımda bir komisyon toplanıyor herkese ulusal güvenlik belgesi veriliyor. Türkiye'de ki yerel televizyon ve radyo kurmak isterse müracaatını yapıyor başbakanlığa. Başbakanlık rtük'e rtük de başbakanlığa gönderiyor yönetmelikte böyle bir şey var. Başbakanlıkta ilgili kurumlardan verileri topluyor görüş oluşturuyor. İşte benim başkanlığımda bir komisyon toplanıyor atıyor imzayı gönderiyor.

Şimdi bir il güneydoğuda oradan bir şey geldi dört tane isim var. Dört ismin dördü nede örgüt mensubudur sempatizanıdır diye görüş var. Haklarında valiyi aradık dedik ki eskiden benle beraber çalışıyordu. Dedim hayırdır ya dedim ben sana bir şey soracağım şimdi nedir böyle böyle bir talep var. Dedi efendim zaten olmayan yok ki dedi verin gitsin dedi. Şimdi tamam dedik öyle verdik gitti. Bunu şeyi anlatmak için bir enstantane söylüyorum. Yani insanların oradaki meseleye bakışını ama burada demokratik iktidarların yönetemediği tek bir alan var. Yani bunların hepsi yönetilir. Adamın adı işte bilinen örgüt sempatizanıdır destekçisidir şudur budur bir noktaya kadar bunların hepsi yönetilir tolere edilebiliyor.

Hakan Fidan
Şimdi bizim yaşadığımız bir sıkıntıyı anlatayım size. Her sene on bin tane öğretmen alınır adamı alıyorsun güneydoğuda öğretmen açığı var. Adam ertesi sene gitmek istiyor dört sene beş sene duruyor batıya gitmek istiyor. Niye benim orada yaşam şartlarım iyi değil. İktidar beş sene önce dedi ki biz dedi yerel yönetimler yasasını geçiriyoruz belli şeylerin mahalli teşkilatlarını kaldırıyoruz. Milli eğitim şunlar bunlar bakanlıklarını kaldırıyoruz valiliklere ve belediyelere veriyoruz. İlk önce valiliklere uzun vadede belediyelere gidecek. Aslolan şudur yani şimdi hakkari de yol yapılacak ankaradan devlet planlama teşkilatından görüşülüp şeye çıkıyor işte çemişkezek te ne olacak şurada ne olacak.

Bu adamı şimdi öğretmen alacaksınız oradaki valiliğe kontenjan verilecekti. Valilik bu öğretmeni alacak adam oraya gidecek kardeşim bilinçli olarak geliyor ben burada öğretmenlik yapacağım. Daha sonra adamın tayin derdiyle başka yerde başka pozisyon açılır oraya gitmek ister o ayrı. Biz bunu yapamadık yani cumhurbaşkanı iki defa geri çevirdi. Aldı anayasa mahkemesine götürdü o zaman kaldı gitti. Şimdi bu son derece verimliliğe dayalı bir şeydi. Hani bunun siyasi ideolojiyle falan filanda alakası yok bunun aklın yoludur bu.

Sabri Ok:
Evet.

Hakan Fidan:
Yani daha fazla işi aşağıdakilere devredersen merkez de daha anlamlı işlerle uğraşır.

Sabri Ok:
Daha stratejik düşünsün.
Hakan Fidan:
Daha anlamlı işlerle daha büyük bir şeylerle ve türkiyenin gideceği yerde odur.

Hakan Fidan:
Yani ben size burada siyasi iktidarın psikolojisini fikrini ve parametrelerini elimden geldiğince şeffaf bir şekilde bir taraftan yansıtmaya çalışıyorum.

Sabri Ok:
Sağ olun.

Hakan Fidan:
Ben modalite önerisi olarak şunu dedim şimdi bir defa eylemsizliği çok samimi olarak bunu çok samimi olarak söylüyorum başbakanında fikri budur bir zaman kazanma parametresi olarak ortaya koymuyoruz. Biz eylemsizliği var olan konuşmaların bir sağlayıcısı olarak görüyoruz yani var olandan daha sistematik daha yoğun bir müzakere ve görüşme sürecinin devam ettirilmesinden tarafız. Açıkçası burada zaman kazanalım şöyle olsun böyle olsun işte seçimlere giderken de şu olsun. Seçimler bir faktör olarak var şimdi eğer iktidarlar tüccarlar gibi kar zarar hesabı yaparlarsa burada dolar yerine oy sayısını koyarlar ortaya hangi hareketten ne kadar fazla oy gelir ona bakarlar bunun hesabını yaparlar.

Afet Güneş:
Ama o işte silahla çözülmeyecek. Silahın evet kabul ediyorum belli bir işlevi vardı ve bugüne kadar bir şey getirmiştir.

Hakan Fidan:
Yani siyasetin kuralı bu. Dışarıda da konuştuk üst menfaat buradadır. Hep beraber insanlar buraya gitsin diye bir algılama yok. Siyasetinde böyle erdemleri olduğu gibi bu kadarda bir aşağılık tarafı var maalesef. Yani belki iktidar partisi yarın muhalefete düşse aynı türden pozisyon içerisine girebilir. Ama hazır biz bu fırsat yakalanmışken burada şeyi gözetmek durumundayız diye düşünüyorum bu perspektifle.

Çünkü hangi hareketi yaparsınız yapın hangi amaçla yaptığınız önemli. Ucuz bir amaç içinde yapabilirsiniz yüce bir amaç içinde yapabilirsiniz. Bunun için perspektif tartışmalarını perspektif geliştirme müzakerelerini ben çok önemli buluyorum şahsen. Çünkü bir şeyi beraber olgunlaştırıyorsunuz o perspektifin sınırları çiziliyor. Bu noktada sınırını çizdiğimiz amacına yönelik bir eylemsizliğin ve devamlılığının ben her türlü meşruiyeti ve ilerlemeyi sağlayacağı noktasında muazzam önemli olduğuna inanıyorum. Bu noktada zaten örgütün imkan ve kabiliyetleri yerinde duruyor. Buna paralel bizim de konuşma ve görüşme zemini içerisine girmemiz gerekiyor. Modalite olarak benim söyleyeceklerim bunlar.

Afet Güneş:
Yani orada en ulvi olan şeylerden birini kaçırıyoruz yemek saati geçti.

Hakan Fidan:
Öyle mi.

Sabri Ok:
Ben böyle çok kısa bir şey söyleyeyim.

Adem uzun:
Yemektede konuşuruz sonra tekrar geliriz.

Sabri Ok:
Veya isterseniz bir ara verelim.

Hakan Fidan:
Yemekten sonra.

Hakan Fidan:
Burada sorun doğal şartları oluşmamış konuları anti demokratik yöntemlerle hayata geçirmek. Ben demokratik mücadele içerisine girip de dünyada sonucuna ulaşamamış hiçbir hareket görmedim. Bakın dünya siyasi tarihine devrimler tarihine gandi den tutunda polonya da ki işçi hareketine efendime söyleyeyim güney Amerikada ki  hareketlere varana kadar bakın demokratik siyasi mücadele verip de meşru kabul edilebilir evrensel hedeflerine ulaşamamış hiç bir hareket görmedim. Buna Amerikada Fransa da her yer dahil ama burada meşru yol kullananlar. Şuan ortadoğu da böyle yani. Bakın israilin imajı yerle bir olmaya başlıyor meşru çizgide duran filistin hareketi daha da güç kazanıyor. Ama gayrı meşru araç kullanan ingilizcede ırrelevant diyorlar artık var olan sosyal doku ve siyasal şartlara uygun hareket etmeden eylem gösterdiğiniz zaman bir şey olmuyor.

Sabri Ok:
Bizde kendi ana dilimizde eğitim istiyoruz yani talepler anlamında. O açıdan diyoruz ki biz bazı adımları atarken akp'nin de ne düşündüğü, Diyebilirsiniz ki yüzde on barajı sizi niye ilgilendirir biz türkiyenin demokratikleşmesi konusunda kendimizi sorumlu görüyoruz ve bu kürtleri de ilgilendiriyor. Örneğin biz diyebiliriz ki bu kadar tutuklu var biz adım atalım doğru ama adım atarken insanlar belediye başkanı il başkanı da dahil herkes içerde

Hakan Fidan:
Habur sonrası iklim değişti bunu yönetemedik yani açıkça söyleyelim.

Sabri Ok:
Düzeltelim biz size yardımcı olalım.

Hakan Fidan:
Düzeltelim bunu düzeltelim işte zaten sabri bey bu söylediklerinizde çok haklısınız. Benim bizzat burda oluşum size sistematik bir müzakereyi ve bir araya gelişi teklif edişim sonra sayın öcalanın sizle iletişim kurmasına bizim kısıtlı şartlarda da olsa izin vermemiz sizden mesaj götürmemiz sonra çeşitli iletişim kanalları bulmaya çalışmamız bu hafta içişleri bakanıda parti yetkilileri ile görüşecek bütün bunların hepsi kamuoyunda bizleri zor duruma düşürmeyecek bir modelite icat edip problemi karşılıklı çözme yönünde atılan adımlardır. Türkiyede yaşamanın tadı olmaz sıkıntı olmadan ama artık şu getirilmiş aşamadan itibaren ben meşru bir hareketin bir engelle karşılaşacağını düşünmüyorum. Onun için bence önderliği bu konuda ben bu çizgide görüyorum sayın öcalanı. Ama buradaki arkadaşlarında o konuda bir çözümlemeye gitmeleri lazım diye düşünüyorum. Yoksa bunu ben ak partinin veya devletin eli rahatlasın şu olsun bu olsun diye söylemiyorum.

Sabri Ok:
Yok ben çok yere katılıyorum doğru ama sizinde şu ayrımı görmeniz lazım. Zamanında bu ülkede komünizm dendi öne çıkarıldı zamanla irtica dendi öne çıkarıldı ama her zaman söz konusu olan kürt olunca önü tıkandı. Mesela çok açık söylüyorum yüzde on barajı kürt meselesi içindir hepsi de uzlaştı

Hakan Fidan:
Kesinlikle kesinlikle.

Sabri Ok:
Seçim döneminde tüm partiler anlaştılar dtp'nin aleyhinde karar çıkarttılar.

Hakan Fidan:
Kesinlikle uzlaşırlar.

Sabri Ok:
İşte bu.

Hakan Fidan:
İşte ben de onu anlatmaya çalışıyorum sabri bey.

Hakan Fidan:
Burda şey sıkıntısı var. Hani maziden alıp getirdiğiniz sürekli mücadele ederek değiştirdiğiniz bedelini ödediğiniz bir çizgi var. Ama mazi orada duruyor oradan etkilenenler orada duruyor. Bunu bir anlatma problemi var.

Sabri Ok:
Doğru.

Hakan Fidan:
Bunu insanlar bilmiyor ben şimdi gideceğim diyeceğim allahtan başbakan yakın çevre falan öyle değil yani. Benim anlattığıma inanan insanlar yoksa göndermezler. Ama benimle sadece nötr ilişkisi olan bir adama ben bunları söyleyeyim hatta iyi ilişkisi olanlara söyleyeyim diyecekler ki yani sen her zamanki gibi şey oluyorsun yani bu insanların ben böyle düşündüğüne yani ben sizi teyibe alayım götüreyim dinleteyim adama isminizin kim olduğunu söylemeyeyim diyecekler biz bu arkadaşla aynı fikirdeyiz.

Sabri Ok:
Maalesef doğru.

Hakan Fidan:
Ama ben diyeceğim ki bu konuşan Sabri Oktur diyecek ki yalan söylüyor.

Afet Güneş:
Takıye yapıyor.

Zübeyir Aydar:
Seni kandırmaya çalışıyor.

Hakan Fidan:
Hah
Önderliğin kıymetini deklare etmediniz mi?

Afet Güneş:
Öcalan zaten beni tabulaştırmayın dedikçe kitle bunu tabu haline getirmeye çalışıyor.

Hakan Fidan:
Yok olmazsa olmaz şimdi dedim ya bizim toplum bir tane yetenekli adam buldu mu kendisi çünkü tembel çalışmak istemiyor ki o yetenekli adamın sırtına yüklen git.

Sabri Ok:
Hepsi onun sırtına. Devlette yüklüyor bizde yüklüyoruz.

Hakan Fidan:
Tabi yok yani bizim kendi siyasi liderlerimize devlet adamlarımıza bakışımızda böyle kendi ellerimizle yaparız kutsal ederiz ondan sonra kendi elimizle de yeriz hapsede atarız idamda ederiz tarih kitaplarında kötüleriz de yani hiç sorun değil bizim şimdi kendi şeyimizde var.
Afet Güneş
Orada yerleşik bir kadro değil geçmişi olan bir yer değil reşadiye o kadar gelme geçme noktası bir yer ki ne zaman organize oldular da hemen böyle birdenbire aşka gelip eylem yapacak gücü buldular .

Sabri Ok:
Bizim güçler her tarafta var onu söyleyelim. Türkiyenin her tarafında var karadenizde de var toroslarda da var.

Afet Güneş:
Biliyoruz metropolleri de doldurdunuz bu arada patlayıcılarla doldurdunuz.

Sabri Ok:
Yok canım.

Afet Güneş:
Hepsini biliyoruz.

Sabri Ok:
Onlar bir tarafa biz bu süreci ilerletelim önemli olan o.

Afet Güneş
İşte onları göre göre zor gidiyor bunları da görmesek iyi olur.

Hakan Fidan
Taktik konularda anlaşılabilir yani aramızda bir kriz yönetimi yapılır. Kriz hattı kurulur denir ki bizde bilemeyebiliriz aşağıdaki bürokrat emniyet müdürü falanı zanneder işte örgütsel faaliyette bulunuyor dersiniz ki hakan bey yani şurada şöyle bir şey yapılıyor yazıktır günahtır bunun bir şeyi yok veya tam tersine atılan bu adım halk nazarında şey yapacaktır infial doğuracak dikkat edersiniz. Bizim yaklaşımımızda şu ana kadar kendi bürokrasimiz şu bu vesaire ne derden ziyade çözüme yönelik iradenin hedefleri önemli. Şimdi burada biz aynı yaklaşımı sizdende görürsek yani taktik hataları zaman zaman görmemezlikten gelir stratejik olarak bu yoğunlaşmaya gidersek.

Koordinatör ülke temsilcisi
Belki daha az zaman içerisinde olabilir ama bizim Ankara'ya gitmemiz lazım. Dağa gitmemiz lazım. Oslo altıyı hazırlamamız lazım. Bunların hepsi ayrı birer iş ve aynı zamanda sizinde kendinizi hazırlayıp koordine edebilmeniz içinde gerekli olan zamandır. Güzel evet her iki tarafı da tebrik etmek istiyorum sürecin bu yönünde trafik ışıkları yeşile dönmüş gibi görünüyor ve her iki tarafında bu eylemsizlik sürecine devam edilmesi gerektiğini düşünmesi bizleri mutlu etti çünkü olumlu bir siyasi müzakere yapmak için bir alan bir zemin teşkil edecek.

Afet Güneş
Artık kendilerini Ankara da görmek isteriz çünkü en azından mektubu getirecek.
Koordinatör ülke temsilcisi
Teşekkür ederim bizi mutlu ettiniz dağa da gitmemiz gerekecek teşekkürler.

6 Eylül 2011

Din'i hurafe ile yaşayanlar..




Elhamdülillah Müslümanım diyerek yaşayan ülkem halkı din'ini ne kadar gerçek yaşıyor acaba?
İnsanların Allah ile aldatıldığı bu dönemde Kuran'ı duvara süs diye asarak, taştan, türbeden, ağaçtan yardım dilemek islamın neresinde var, bu çok tanrılı din geleneğinde vardır sadece, ama bazıları ısrarla gerçekle yüzleşmek istemez, ne yazık ki cahilin cesareti de boldur, hurafesi de.

Ne diyor Sadi: “Sormaz ki bilsin, sorsa bilirdi.. Bilmez ki sorsun, bilse sorardı.”

Mesela Başbakan Erdoğan'a bakalım, her ne kadar olmayan bir fakülteden mezun olduğunu söylese de imam hatip lisesi mezunu olduğunu hepimiz biliyoruz, Kars’ta “Eb-u Hasan Harakani'nin türbesinin adeta üzerine basan şu ucubeyi kaldırın buradan” dedi..

Kimdir bu türbesi olan hazret ve Tayyip Erdoğan o ucube heykel çıkışı ile kimlere şirin görünme derdindeydi?

Eb-u Hasan Harakani önemli bir Nakşibendi evliyası olarak kabul görür dolayısı ile mesaj Nakşi cemaatine ve onların kıymetli oylarına verilmişti, o türbenin boş ve uydurma olduğunu Nakşiler kadar Erdoğan da bal gibi biliyor.

Nakşiler, “Evliyamız Harakan’da doğmuş, Harakan’da ölmüştür. Mezarı, İran’ın Bistam kenti yakınlarında, Harakan'dadır” derler ve hatta o türbenin de fotoğraflarını yayımlarlar, ama olsun onların  Kars’taki ikinci türbeye de bir itirazları olmaz maksat türbe olsun, fazla türbe göz çıkarmaz nasılsa.

Şimdi gelelim işin hurafe boyutuna..Türbenin yapılış tarihi 1579.
Eb-u Hasan Harakani 70 yaşındayken Kars’ın fethi harekatına katılmış ve orada şehit düşmüş böyle söyleniyor, peki Kars’ın fethi ne zamanmış, yani Harakani ne zaman şehit olmuş, 1064’te…

1579 – 1064 = 515
 
515 yıl !.. Peki nereden icap etmiş 515 yıl sonra türbe?..
1579 yılında Kars Kalesi tamir edilirken bir asker rüyasında Harakani  hazretlerini görmüş, Asker bunu Lala Mustafa Paşa’ya anlatmış, kazmışlar, bir de ne görsünler Harakani hazretleri !.. almışlar, bir türbe yapıp içine koymuşlar.

Çoktur bizim ülkede böyle yüzlerce yıl sonra birinin mezarını bulma ve sonra da cesedini anında teşhis etme gibi adli tıp başarıları,Harakani’nin üstelik de İran’da olan mezarını 515 yıl sonra Kars’ta bulmak ne ki!..

669 yılında 90 yaşında Emevi halife Muaviye döneminde İslam Ordusu’nun İstanbul’u  kuşatması sırasında Şehit olduğu yazılan Hz. Halid Bin Zeyd Ebu Eyyup El Ensari'(Eyüp Sultan) nin cenazesini 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet'in hocası Ak Şemsetin'in rüyaya yatmasıyla 780 yıl sonra bulup üzerine camii ve türbe yapmadık mı?..

Eyüp Sultan camisini ziyaret etmek,namaz kılmak her müslümanın severek yaptığı bir ibadettir, ancak gerçek islamın reddettiği, ama insanların Dünyadaki makam, mevki ve protokol sıralarının Eyüp Sultan Camisinde uygulandığını görmek daha acıdır, Allahtan korkmayan bazı siyasilerin, namaz kılmak için gelen insanlardan korktuğunu hiç görmediniz mi? hangi Müslümanın bir diğerine üstünlüğü olabilir ki camide, Allahın huzurunda her kul eşit değil midir, ama birileri çıkıp hem Eyüp sultan türbesini hem islamı kendi çıkarlarına, heveslerine, para kazanma hırslarına alet ediyor, bir çok türbede buna şahit olmadınız mı?..

Hz. Ali ile birlikte Haricilere karşı savaşan Hz. Eyyup, nasıl oluyor da  can düşmanı Muaviye’nin ordusuyla sefere katılıyor ve bu seferde Kimilerine göre komutan İslam dünyasında zulmün ve kötülüğün sembolü olarak bilinen, Hz. Hüseyin’in katili Yezid’tir, kimilerine göre ise Sufyan İbn-i Avf’tır bu çelişkiler sizin kafanızı karıştırmaz mı?..

Hz. Ebu Eyyup Sahabi’ydi, Hz. Muhammed’i Medine’deki evinde 7 ay misafir etti,Bedir, Uhud ve Hendek Savaşı’nın kahramanlarındandı, Hz. Ali’nin hilafeti döneminde onunla birlikte Haricilere karşı savaştı, Hz. Ali döneminde Medine kaymakamlığı yaptı, Hz. Ebu Eyyup’un hayatına dair bundan sonraki bölümler tamamen rivayettir. Yani söylentiden ibarettir,bunlardan biri de İstanbul Eyüp Sultan’daki mezarıdır, Eyüp Sultan’daki sandukada aslında ne var?..

Hurafeler ve uydurma hadislerle birileri inançlarını yaşadığı sanıyor, peygamberimizin söylemediği bir sözü, hiç bir zaman yapmadığı davranışı, onaylamadığı bir şeyi, peygamberimiz dedi, yaptı, onayladı diye ortaya atıyorlar, Dünyada her zaman insanları en iyi kandırmanın yolu Allahı, peygamberi, Kuranı, yani kısaca dini alet olarak kullanmak olmuştur, yaşadığımız şu günlerde bunlara her alanda şahit değil misiniz?..

İslam tarihinde ilk hadis uydurması peygamberimizin sağlığında yapılmış, bir kişinin sevdiği kızı alabilmek için peygamberimizin ağzından bir yalan uydurması ile başlamıştır, bunu duyan peygamberimiz ise herkesi uyarmıştır..

"Kim bilerek ve kasten benim üzerime bir yalan söylerse ateşten yerine yerleşsin."

Hadisleri çeşitli amaçlarla uyduruyor, Müslümanları içlerinden kendi silahlarıyla vuruyorlar, İslam'ı tahrif ederek dini yozlaştırıyorlar, bazı mezhep, tarikat ve cemaatlerin kendilerini güçlendirmek ve taraftar toplama gayretleri de bunlardan birisi, cahil halkın sömürülmesi, siyaset adamlarına yaranıp makam ve mevki koparabilmek, din adamı geçinen bazı sapık ve cahil kimselerin, halkı ibadet ve takvaya gayret ettirmek, kötü şeylerden de uzak tutabilmek için peygamber adına hadis uydurmanın yararlı olacağı inancına sahip olmaları, ırk, aşiret, dil, şehir ve imam taraftarlığı, (fanatizm) gaflet, kibir, cehalet.

Bakınız Sümerolog Muazzez  İlmiye Çığ neler söylüyor, Gazetelerde, televizyon ekranlarında  bir   "sakal" davası sürüp gidiyor 21. yüz yılda ilk çağın insanları gibi totem peşinde koşuyoruz!
Hz. Muhammed, bunu önlemek için, "Ya Rab, benim  eşyalarımı tapınak vasıtası yapma!.." demiş.
Bu hadis, peygamberin ağzından çıktığını bütün hadisçilerin kabul ettikleri 17 hadisten biridir, bu   sözü söyleyen Hz. Muhammed, tıraş olurken kıllarını toplattırır  mıydı?..

Dünyada yüzlerce "Sakal-ı Şerif" diye tanımlanan kıl var. Hepsi uydurma. Topkapı Sarayı Müzesi'nde  "Kutsal Emanetler" diye saklanan bir çok eşya, onun bunun saraya bahşiş almak için getirdikleri nesneler.  

"Fatıma Anamız"ın seccadesi denen seccade, 17. asır halısı, Peygamber'in teyemmüm taşı olarak saklanan taş ise bir Asur tableti, bunun gibi daha birçokları var, bunları bir kitap halinde toplayan ilk Müze Müdürü Tahsin Öz'ün 1953 yılında  basılan kitabı, ne yazık ki zamanın yönetimi tarafından hemen  toplattırıldı ve o günden bugüne de ülkeyi aynı kafada olanlar idare etti! uydurulmuş şeylere inanmak, doğruları araştırmaktan daha kolay geliyor insanımıza.

Bu sakal olayı, bana başka bir olayı hatırlattı diyor ve devam ediyor, 1970-78  yılları arasında, eşim Kemal Çığ Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü idi, daha önce de 1944’ten beri Müdür Yardımcısı ve Kitaplık Şefi olarak çalışıyordu  müzede, Müdürlüğü esnasında, o zamanın Diyanet İşleri Başkanı Lütfü Doğan,  "Kutsal Emanetler"i ziyaret etmek için randevu istiyor. Kemal Çığ, gazetecileri getirmemek koşulu ile halka kapalı olan bir günde randevuyu  veriyor, kararlaştırılan günde büyük bir cemaat akın ediyor  "Kutsal Emanetler Salonu"na. Peygamberin hırkası olarak tanımlanan hırka   çıkarılıyor, gelenler büyük bir huşu içinde dualara, kuran okumalara  başlıyorlar ve sonunda her ay bu ziyareti yapmaya karar veriyorlar.

Salonda iş bitince, eşim, baştakileri odasına kahve içmek için davet ediyor, tam kahveler bitmek üzere iken Kemal Çığ, "Hazır  bütün din büyüklerimiz burada iken kafamı kurcalayan bir soruyu sormak   istiyorum." diyor ve sorusunu soruyor:

"Benim bildiğime göre, Hz. Muhammed'in ağzından çıktığından bütün muhaddislerin hemfikir olduğu 17  hadisten biri, "Ya Rab, benim eşyalarımı tapınak vasıtası yapma!..'dır. Şimdi sizin hırka'ya ve diğer eşyalara dualar yapmanız bu hadise karşı değil  midir?"

Bu söz üzerine, gelenlerin hepsi birden yerlerinden fırlarlar ve bir şey söyleyemeden oradan ayrılırlar! Fakat, her ay gelmeyi istedikleri halde bir daha uğramamaları da Kemal Çığ'ın sorusunun yanıtı   olmuştur.

Şimdi ben de bugünkü hocalarımıza soruyorum:
Böyle bir  hadisi biliyor musunuz? Biliyorsanız, neden bir sakal kılı, bir hırka peşine düşenleri ve onlara dua edip onlardan medet umanları uyarmıyorsunuz?  Neden?  Diyerek sözlerini bitiriyor.

Peygamberimiz’in hadis yazımını yasaklaması, Peygamberimiz’in vefatından sonra 4 halife döneminde, yani Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali döneminde de devam etti.

Kuran başı sonu belli bir kaynaktır, oysa hadiste insanlar “Bir tane duydum”, “Bir tane de şu var” diyerek hadisleri çoğaltmışlardır, hadislerin içine çok uydurma girmesinin en büyük sebeplerinden biri hadislerin başı ve sonu belirsiz bir kaynak oluşudur.

Allah’a şükür ki Allah bizi Kuran dışında başka kaynağa muhtaç kılmadı, biz de Allah’ın bu lütfu sayesinde kuran'ı kılavuz edinirsek hurafelerle aldatılmamış olur ve dinimizi doğru yaşarız.

Farkında olarak veya olmayarak bizi eksik, belirsiz ve çelişkili bir dine mensupmuşuz gibi gösterenlerin,dini yalanlarla islamiyete ihaneti Peygamber’e fatura ederek Kuran’ın önüne koyduğu bu uydurmalarla dolu hadisleri atalım ki, Kuran tek başına ortaya çıksın ve çelişkisiz, tastamam dinimizin biricik kaynağı olarak bizi aydınlatsın.

Neticede hepimiz palavralarla büyütülüp bunlara inanmaya alet edildiğimizden soru sorma cesareti gösteremiyoruz, gerçeği bilenler ise dışlanma korkusuyla kabına çekiliyor, sorunun sorulmadığı yerde kutsal değerlerimiz şekil değiştirerek resmileştiriliyor, bu kadar basit işte..


 Tufan Genç

Harakani’nin İran’daki mezar ve türbesinin fotoğrafları için : http://www.naksibendihakkani.com/?page_id=74
Eyüp Sultan türbesinin tarihi gerçeklerini irdeleyen bir yazı :
http://www.odatv.com/n.php?n=hazir-misiniz-gercekle-yuzlesmeye-2905101200

26 Ağustos 2011

Kim bu aileler...



14 Yaşımdaydım Vehbi Koçu ilk tanıdığımda, Erdek'te kamplar bölgesinde Pınar otelin önündeki boş arsada çadır kurardık her yıl arkadaşlarımla, elinde bir duble viski ile şezlonga oturarak bizi izlerdi dakikalarca, sonra sohbetlerimiz başladı, bir dede edasıyla keyifli keyifli anlatırdı hayat'dan, belleğimde ne kaldı o günlerden bilmiyorum ama sonra okuduklarım çok şaşırtmıştı beni, hani  büyüklerimiz söyler ya "çok laf yalansız, çok para haramsız olmaz" diye,insan bazan düşüyor da her sözün altında bir gerçek payı var..

İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler Romanya’daki zengin Yahudiler’i ortadan kaldırmak istedi. Bunu haber alan 800 zengin Yahudi STRUMA  isimli gemiyle İstanbul açıklarına geldiler,Türk hükümeti Almanlar’ın baskısıyla gemidekilerin karaya çıkmasına izin vermedi,İngilizler de o sıralar Yahudiler’i istemiyorlardı.

Karantinaya alınan gemiye sadece yiyecek ve içecek veriliyordu,gemide Romanya’da iş yapan ABD’li “VACUUM” şirketinin sahipleri olan Yahudi iş adamları da bulunuyordu,şirkette üst düzey görev yapan Oxford mezunu Vera Rosenberg isimli casusun katkılarıyla CIA’dan Türkiye’deki bir iş adamına “Ne yap ne et bu kişileri kurtar” emri geldi.

Hiç vakit kaybetmeyen bu akıllı iş adamı Vehbi Koç dönemin güçlü isimlerinden İhsan Sabri Çağlayangil‘e koştu, tartışmasız Türkiye’nin en iyi istihbaratçılarından olan Çağlayangil, Başbakan’a bile haber vermeden gemideki zengin petrolcü aileyi çıkardı, kendisine yanaşacak bir liman bulamayan talihsiz gemi STRUMA ise torpille Karadeniz’in sularına gömüldü,103′ü çocuk olmak üzere 778 kişi öldü. Sadece David Stoliar adlı bir yolcu sağ kurtuldu, uzun yıllar Struma’nın neden battığı bilinemedi,1960′larda Sovyet arşivlerinden çıkan belgeler ışığında, bir Sovyet denizaltısı tarafından torpido ile vurularak battığı anlaşıldı.

Savaştan sonra VACUUM şirketi SOCONİ ile birleşti ve merkezini İstanbul’daki radyoevinin yanına taşıdı,zengin aileyi kurtaran Vehbi Koç da bugünkü Koç oldu,yani anlayacağınız gösterdiği başarı karşılıksız kalmadı, birileri “Yürü ya kulum” dedi.

Türkiye'yi gerçekte Türkler mi yönetiyor? Şu an buna hiç inancım kalmadı, Boğazın iki yakasını parselleyen ailelere bakıyorumda  Başbakanın miting meydanlarında söylediği şu söz geliyor aklıma, "Boy değil soy önemli, soy" Evet Başbakan önemli olan soy'sa sizin de Kırım yahudisi olduğunuz yazılıyor, Koç ailesinin de, Ülker ailesinin de, neden bunları yalanlayıcı bir beyanat veya bir mahkeme kararı göremiyoruz.

İnsanın ailesinin bağlarından yararlanıp bir yerlere gelmesi kadar doğal bir şey olamaz, ama bu diğer insanların önünü kapatacak,hakkını gasp edecek ve ülke menfaatlerini baltalayacak nitelikte ise o zaman iş değişir,toplumları ayakta tutan şey, değer yargılarıdır, bu toprağın insanlarıyla hiç bir kültürel bağı olmayan küçük bir mutlu azınlık, değer yargılarımızı tahrip ederek toplumumuzun geleceği ile oynamaktadır.

Boğazın iki yakasını parselleyen ailelere bir bakın, Türkiye'nin gündemini belirleyen merkezlerde nasıl etkili olduklarını göreceksiniz, bu ailelerin siyaset, sanat, finans, medya,sivil toplum kuruluşları ve toplumsal alanlarda hep söz sahibi oldukları gerçeğini kim inkar edebilir, işte memleketin varı yoğu, gizlisi açığı, atası babası, donu gömleği, mafyası, şeytanı ve tüm cümle haltı bu çirkin ilişkilerde yatıyor.












Yahudiler ve Kürtlerin bir ortak yanı da şudur, ikisi de bir yere yerleşene kadar mazlumu oynarlar ve onları yerleştikten sonra söküp atmanız pek mümkün değildir, çok hızlı bir şekilde yayılır ve büyürler.




Türk Milletinin ve Devletinin açıkça kaderini belirleyen kararlar Boğaz kıyısında alınmakta, daha sonra bu kararlar patronlar aracılığı ile siyaset sahnesindeki aktörlere dikte edilmektedir, bu gerçek gelmiş geçmiş bir çok hükümet içinde geçerlidir, evet bu ülkede derin Devlet her dönemde vardı, ama derin din hiç bu kadar kuvvetli olmadı bu ülkede, bir bakıyorsunuz bu aileler mevcut hükümet ile kucak kucağa, bir bakıyorsunuz bir birlerine bel altından vuruyor, dengesiz olan kim? bu aileler bir program dahilin de çalışıyor ve organize oluyor, yani sistemli, ne yapacağı beli olmayan adeta bir serseri mayın gibi yönü her an değişen hükümetler.

Evlilik bağlarıyla kollarını genişleten bu ailelerin hangi birini ele alacaksınız ve onlarla nasıl rekabet edeceksiniz, bu çok mümkün görünmüyor, sistemli ve organize bir siyasetle halk sindiriliyor, baskı altına alınıyor, adeta kendi topraklarınızda yabancılaştırılıyorsunuz, ay sonu ödediğiniz tüm faturaları önünüze serin, bakın bakalım içinde kaç tane gerçek Türk şirketi bulacaksınız!.

Evet, birileri bu Milleti hızlı bir şekilde bataklığa çekerek bizleri layık gördükleri hayat'ın bilinmezine doğru tekmeliyor, ama nasırlaşmış kıçlarımız ne yazık ki hala bir şey hissetmiyor, durmak yok yola devam edalarıyla aynı suyu içtiğimiz belleklerimize kazınıyor, aynı suyu bilmem ama aynı sütü içenler hep Boğaz'ın serin sularında geğiriyor nedense, yoksa bazı sütü bozuklar nasıl bir araya gelebilirdi böyle.

Tüm bu ailelerin iplerini takip ettiğinizde yolunuz koca bir hanedanlığa çıkıyor, evet Dünyanın kanını emen, hangi taşı kaldırsanız altından çıkan Rothschild hanedanlığı, Türk sağını, Türk solunu, ulusalcısını ve adına muhafazakar denilenleri istediği ipte oynatan bir güç, bu Millet yarın uyandığı zaman!!!
Biz kimiz! Burası neresi! Biz neredeyiz! Sorularını kendisine soracaktır...


Tufan Genç

23 Ağustos 2011

BU RAKAMLARA DİKKAT!!!!





 * * * Neden her seçim öncesi 'Sünniler ve Siyaset' değil de 'Aleviler ve Siyaset' tartışılır....?

 Alevi-Bektaşi Federasyonu Genel Sekreteri Turan Eser  rakamlarla yanıtladı bu soruyu...

 Verdiği rakamlar, tartışmaya yer bırakmayacak kadar net bir tablo sergiliyordu.
 Bu rakamları yorumsuz olarak sizlerle paylaşmak istiyorum:

 ***Türkiye'de kaç okul var ?........... ........67.000

 ***Kaç hastane var ?........... ......................1.220

 ***Kaç sağlık ocağı var ?........... ......... .....6.300

 ***Peki kaç cami var ?........... ..................85.000

 Her 60 bin kişiye 1 hastane düşerken, 350 kişiye 1 cami düşüyor.

 ***Peki, kaç kilise var ?........... ..........270

 ***Kaç cemevi var ?........... ...............100

 ***Türkiye'de kaç doktor var ?........... ..........77.000

 ***Peki, kaç din görevlisi var ?........... .........90.000

 Türkiye'de her 900 kişiye bir doktor düşerken,her 780 kişiye bir din görevlisi düşüyor.

 Eğitim-Sen'e göre Türkiye'nin 200 bin öğretmen açığı var.

 ***Türkiye'de kaç kütüphane var?........ ................1.435

 ***Almanya'da kaç kütüphane var?........ .............11.000

 ***Türkiye'nin kaç kentinde devlet tiyatrosu var ?.......13

 *** Kaç kentte kuran kursu var?........ ...........................81

 ***Bu kursların toplam sayısı kaç ?........... ............ 3.852

 ***Türkiye'de 1 opera derneği var, 11 bale, 10 heykel, 18 resim, 18 sinema, 38 tiyatro derneği var.

 ***Peki, kaç tane 'cami yaptırma derneği' var ?........35.000

 ***İçişleri Bakanlığı'nın bütçesi ne kadar ?...... ..... ....783 trilyon...

 ***Ulaştırma Bakanlığı'nın ?........... .............................678 trilyon...

 ***Bayındırlık ve İskân Bakanlığı'nın ?........... ............677 trilyon...

 ***Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ?...........  ................632 trilyon...

 ***Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın ?........... ................280 trilyon...

 ***Enerji ve Tabii  Kaynaklar Bakanlığı'nın ?..............249 trilyon...

 ***Çevre ve Orman Bakanlığı'nın ?........... ..................404 trilyon...

 ***Sadece Sünnileri temsil eden

 Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bütçesi ne kadar ?......1.3 katrilyon...8 bakanlığın bütçesi kadar...

 22 üniversitenin toplam  bütçesine denk...

 ***Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin yıldan yıla büyümesine bakalım:

 1997'de  ..............................   66 trilyon.

 1998'de ...............................  119...

 1999'da ...............................  180...

 2000'de ...............................  270...

 2001'de ...............................  302....

 2002'de ...............................  553...

 2003'te.................................  771...

 2004'te ................................1 katrilyon...

 2005'te ................................1 katrilyon...

 2006'da ...............................1,3 katrilyon...

 2007'de ...............................2,7 katrilyon...

Bir ülke,Diyanet'e, bütün üniversitelerine ayırdığı bütçe kadar pay ayırıyor,bunu son bir yılda  ikiye katlıyorsa, doktordan, öğretmenden fazla imam yetiştiriyorsa, hastane değil cami yaptırıyor, kütüphaneden çok Kuran kursu açıyorsa, o ülkenin durup bir daha düşünmesi gerekmez mi?
                              
Dışarıda bir şeyler oluyor farkında mısınız?
uykuda olanları sarsın, uyandırın. yakında ışıklar sönebilir, karanlıkta ne yapacaksınız?