29 Aralık 2012

Irak'ı ABD Askerlerine Teslim Eden Kesnizani Tarikatı



Geç kalmadıysak eğer ders çıkartmak lazım..
 
Bu yazımda sizlere Ramazan Kurdoğlu’nun çok değerli bir çalışması olan;
“Hollywood ve Kabala’nın 13. Havarisi Evanjelizm(syf. 292-296)” adlı kitabından sunacağım bir kesit; Türkiye’de olanlara da net bir ayna tutuyor:

ABD Irak’a vurduğunda, Irak ABD’ye adeta altın tepsi içinde teslim edilmişti.
Herkes “Esas savaş Bağdat’ta olacak” derken Bağdat savaşmadan teslim edilmişti. Tarih 10 Nisan 2003’ü gösteriyordu.
Teslimatı yapan, gerçekte Irak’ta herkesin bildiği ama ortalıkta gözükmeyen KESNİZANİ tarikatıydı.
Tarikat “körfez savaşı”ndan sonra Saddam’ın etrafını örümcek ağı gibi sarmıştı. Saddam’ın karısı, çok güvendiği generalleri ve istihbarat kuruluşlarının başındakiler… Hepsi tarikat “müridleri”ydi.

Kesnizani tarikatı, MOSSAD ve CİA tarafından Saddam’ı içten yıkmak, Irak’ı kolayca teslim almak için organize edilmişti.
Saddam 33 yıllık diktatörlüğünde, birçok karşı ihtilal, suikast vartalarını atlatmıştı. Ancak “tarikatın” metodu hepsinden farklıydı.
Tarikatın “müridleri” Saddamın en yakınında olanlardı. Onun her hareketini, her adımını an be an tarikat şeyhinin oğlu Nehru’ya aktarıyorlar, sonra da bilgiler kuş olup MOSSAD ve CİA istasyonlarına doğru uçuyordu.

Şeyh Muhammed Abdülkerim Kesnizani, zikirden ziyade, siyasete meraklıydı. Müridlerine de Kur’an eğitimi yerine adını zikretmeden Kabala öğretilerini /mistizmini anlatıyordu.
Kesnizani tarikatı, baba Abdülkadir zamanı da dahil Saddam’a bağlılıkta kusur etmiyordu. Kürt, Türkmen, Arap rejim muhaliflerini anında BAAS Parti istasyonlarına bildiriyordu.
Şeyh Muhammed kitap yazmaktan da geri durmamıştı. Tarikatın dönüşümü şeyh efendinin etrafındaki İslam alimlerince, gerçekte MOSSAD ajanı hahamlarca hızlandırılmıştı. Şeyh’in kitabı, Kabala öğretilerini İslam mistizmi adı altında imanlı müridlerin beyinlerine ve kalplerine ince ince enjekte etmek için başucu kitabı olarak kullanılmaktaydı.

Müridlere MOSSAD’ın hahamlıktan tövbekar hocaları ders veriyordu.
Aslında tarikatın asıl hedefi Irak ordusuydu.
Öncelikle generaller ve subaylar Keznizani tarikatının müridleri haline getirildiler.
Genelkurmay Başkanı, Genel Askeri İstihbarat Başkanı, Hava Kuvvetleri Komutanı, hepsi Şeyh Muhammed Abdülkerim Kesnizani’nin ayağını öperek müridler arasına girmişti.
Irak’ın acımasız El-Muhaberat’ının sivil-asker elemanları da tarikatın müridleri olmuşlardı.
Müridler arasında bir isim vardı ki, Saddam’dan sonra BAAS’ın en kudretlisiydi: İbrahim İzzet El Duri. Duri bütün karanlık odaklarla ilişki kuruyor, Saddam’ın bütün pis işlerini organize ediyordu. Duri şeyhin ayağını öpenler arasına çoktan dahil edilmişti.
Öte yandan Saddam’ın karısı Sacide Hayrullah, Saddam’ın kardeşleri Vatban ve Barzan ile oğul Uday da müridler arasındaydı.
Birinci körfez savaşında Baba Bush, Bağdat’ı işgali reddetmişti. İsrail bu duruma çok bozuldu.
Irak hızlı bir şekilde parçalanmalıydı.
Gözüne kestirdiği Kürt tarikatı Kesnizani’lik üzerinden Irak’ın İslami hayatını da kontrol altına alacaktı.
MOSSAD Kesnizani tarikatının önde gelenleriyle muhtelif yollardan temasa geçti ve ilişkileri hızla geliştirdi.
 

Irak Devleti’nin mekanizması içinde yer alanlar, medya mensupları uhrevi yollardan ikna edilemezlerse MOSSAD’ın cömertçe tarikata aktardığı dolarlarla ikna ediliyor, mürid yapılıyordu.
Saddam’ın yatak odası dahil, istihbaratçı müridlerden derlenen bilgiler oğul Nehru’da toplanıyor, Nehru’da bunları MOSSAD’a aktarıyordu.
Artık Saddam ve çevresinde neler olup bittiğinden Kesnizani tarikatı ve şeyhi vasıtasıyla MOSSAD anında bilgi sahibi oluyor ve gereği yapılıyordu.
Tarikatın içine MOSSAD iyice yerleşmişti. Şeyh adına rahat rahat operasyon yapar hale gelmişti.
Kısaca, Güneyde Şii Müslümanlar Kuzeyde ise Türkmenlerin büyük çoğunluğu hariç sivil Araplar, Kürtler ile Irak devlet mekanizmasını elinde bulunduranlar Kesnizani tarikatı kullanarak MOSSAD ve CİA tarafından devşirilmişler ve psikolojik harbin kurbanı olmuşlardı.
Saddam en yakınlarının bile tarikat tarafından mürid yapıldığını, her hareketinin CİA ve MOSSAD’a ulaştırıldığını fark ettiğinde iş işten geçmişti.

Amerika, İngiliz birlikleri Irak’a saldırdılar. Güneyde müthiş bir dirençle karşılaştılar.
Dünya medyası, bu arada Türk medyası, akademisyen, emekli asker, strateji uzmanları asıl savaşın Bağdat ve çevresinde olacağını dile getiriyorlardı.
Halbuki Bağdat ve çevresi Saddam’ın askerleri tarafından hiçbir direnç gösterilmeden Amerikan askerlerine teslim ediliverecekti. Niçin böyle olmuştu?
Tarikat yoluyla Irak devlet mekanizması devşirilmişti. Şeyh Muhammed müridlerine Amerikan askerlerine direnmemelerini öğütlemişti. Şeyhin emrindeki mürid generaller vatanlarının bağımsızlığı için savaşmak yerine Şeyh Muhammed’in emrine uydular.

Bu arada İzzet El Duri de boş durmamış, Bağdat’ın Kuzeyini de o teslim etmişti Amerikalılara. Şeyhin isteğinde mutlaka bir keramet vardı.
Bağdat Bağdat olalı böyle bir şerefszilik görmemişti.
Buraya kadar anlattıklarım muhtelif kaynaklarca teyit edilmiştir.
En önemlisi Türk Milletinin ve devletinin “Kesnizani Tarikatı Operasyonu” ndan çıkaracağı bir ders var mıdır?
Dr. Ramazan Kurdoğlu’nun verdiği bu bilgiler, Türkiye’de hala uyuyuyanlara ders gibi bir uyarıdır.

Türkiye’de devlet mekanizmasını ele geçirenler, geçiremedikleri kesimlere savaş açanlar, Türk Ordusu’nu hedefe oturtanlar kim? Ordu’nun kalbine girip en mahrem bilgileri ele geçirenler, devletin gizli bilgilerini “iddianame adıyla” ortalığa saçanlar… İletişim, Milli Eğitim, Polis İstihbarat Şube gibi önemli birimlerin ezici çoğunluğunu ele geçirenleri… Devlet mekanizması içinde kanserli bir hücre gibi METESTAS yapan dindar görünümlü örgütü herkes biliyor.

Onlar da Kuran okumuyor. Okudukları; tek kişinin adını taşıyan kitaplar içinde ne kadar Kabala öğretisi var bilmiyoruz. Taraftarları gece gündüz bu kitapları hatmediyor. Kelimelerin tekrarı beyinleri esir alıyor. Efendileri Amerika’da. Onlar Amerika’da olmasını “hicret”, yani Peygamberimizin sünnetini işlemesi olarak kabul ediyor. Dinlerarası diyalogun öncüsü de olan Hoca efendilerinin buyruğunu Allah’ın buyruğu gibi kabul ediyorlar.

10 Yıllık süre içinde gördük ki, hedef yaptıkları kurum ve kişileri bertaraf ederken hiçbir ahlaki kurala uymuyorlar. En ahlaksız yöntemlerle saldırıyorlar. Acımaları yok. Hedeflerine karşı imha edici bir silah gibiler.


 
Dr. Ramazan Kurdoğlu yazısında;


“Tarikatın içine MOSSAD iyice yerleşmişti. Şeyh adına rahat rahat operasyon yapar hale gelmişti.”

Diyor.
Türkiye’de cemaat görüntülü örgüt adına MOSSAD ve CİA ne kadar operasyon yaptı acaba?


Bu yapılanmaya YILLARDIR izin veren, destek çıkan bütün kurum ve kuruluşlar gösterdikleri açık zaaf ve görev ihmalinden dolayı hesap verip yargılanmalıdır.
Bu yapıların Türk devletlerinde ve Türkiye’de açtıkları okul ve dershaneler aslında MİSYONER okullarıdır. Amaç küresel elite hizmet edecek “tek dinli- tek dilli-mankurtlaşmış” köle nesiller yetiştirmektir.
Bu durumu hala görmeyenler gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içindedir.
Tehlike görünenden büyüktür. Çürümenin ne kadar derinleştiğini anlamak için illa Türkiye’nin de savaşa girip Ankara ve İstanbul’u teslim mi etmesi gerekiyor?
16 adamız Ege’de Yunanistan’a teslim edildi, yetmedi mi?

TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?


Zahide UCAR

19 Aralık 2012

İstiklal savaşı filan yok, hepsi dümen!

 



Punta’da bayram vardı.
Yunan ordusu Pasaport’tan karaya çıkmış, İzmir Metropoliti Hrisostomos etekleri zil çala çala koşmuş, haçıyla takdis edip, “evlatlarım, ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız” diyerek yere kapanmış ve ilk ayak basan Yunan albayının çizmelerini öpüyordu.
Aniden… Uzun boylu, siyah takım elbiseli bi delikanlı fırladı ortaya, elinde revolver. Bastı tetiğe, trak trak trak! Efsun alayının sancaktarı karpuz gibi düştü atının sırtından. Panik… Baktılar ki, tek kişi, sarıverdiler etrafını, ilk süngüyü iman tahtasına sapladılar, sonra neresine denk gelirse, orasına… Hasan Tahsin’di o çılgın Türk. Henüz 30’unda.

Hükümetimiz “bu tür şayialara ehemmiyet vermeyin” diyordu hâlâ… Teori’yle pratik’in kesiştiği insan ise, vakit tamam demişti, Anadolu’ya geçiyoruz. Böyle başladı macera.

Ateşten gömleği giymişti ulus, aktı gitti, aylar yıllar, canlar… Takvimler 30 Ağustos 1922’yi gösterdiğinde, yer gök yarılıyor, şöyle yazıyordu hatıra defterine Yüzbaşı Kanellopulos, “Türk topçusu susmuyor, titreyerek güneşin batmasını bekliyoruz.”

Onun batmasını beklediği güneş, bizim için doğuyordu aslında… Çıktı bi kayanın üstüne Mustafa Kemal, haykırdı karanlığa, “Eyy Hacıanesti nerdesin, gel de kurtar ordularını!”
Kudurmuştu Ali Kemal... Büyük gazeteci! Kin kusuyordu köşesinden, “bu millici mahluklar kadar başları ezilesi yılanlar hayal edilemez, düşmanlar onlardan bin kere iyidir…”
O “mahluk”lardan biriydi İzmirli süvari teğmen Yıldırım… 18 yaşında. Vurulmuştu. 40 derece ateşli olmasına rağmen hastaneden kaçmış, cepheye koşmuş, bugün kendi adını taşıyan Küçük köy İstasyonu’nu almaya çalışırken, son nefesini vermiş, bahçesine gömülmüştü.

Yıldırım toprağa düşerken, 30 kadar Yunan askeri girdi, savunmasız Kuzuluk Köyü’ne… Gözleri Fatma’ya takıldı, 15’inde… “Taze incir gibi” dediler, sırıtarak… Kaçtı Fatma, evine kapandı, kapıyı kilitledi. Omuzladılar. Açılmadı. Yakalım dediler, evi yakalım, nasıl olsa çıkar. Çaktılar kibriti. Alev alev. Çıkmadı kardeşim. Çıkmadı Fatma.
Teğmen Şevket, Uşak’tan geçiyordu o sırada… Sakarya’da şehit olan Yüzbaşı Basri’nin anacığı yakaladı kolundan, “Basrim nerde?” diye sordu. İçi çekildi Şevket’in, boğazı düğümlendi… “Arkadan geliyor ana” dedi. Söyleyemedi gerçeği… Ve, ömrünün sonuna kadar unutamadı bu yalanını, “kendimi asla affetmedim” diye yazdı, o güne dair hatırasını.

“Bastır parayı, askerlikten yırt” yoktu o zamanlar… Allah kısmet ederse, romanını yazmak istediğim, Albay “deli” Halit, belinin sağında “namuslu” dediği tabancasını, belinin solunda “namussuz” dediği tabancasını taşıyordu. İşgalciye “namuslu”yla sıkıyor, işgalciden korkup geri kaçana “namussuz”u gösteriyordu, “tercih senin yiğidim, istersen buyur kaçmayı dene!”

“Deli”ren biri daha vardı… İstanbul’daki işgal kuvvetleri komutanı General Charpy, öfkeden deliye dönmüştü. Yırttı elindeki haritayı, fırlattı duvara, “bu hızla yarın İzmir’e girerler” dedi. İnanamıyordu. 250 bin kişilik devasa ordu, hayalet gibi çıkıp, bi ordan bi burdan dalan, hızar gibi biçen Fahrettin Altay komutasındaki süvari tarafından lokma lokma bölünüyordu.

Kaçıyordu Yunan.
Ecel peşinde.

Ve, 9 Eylül. Hava mis. İzmir’in dağlarında çiçekler açıyordu. Bornova’dan boşaldılar aşağıya doğru, dörtnala. Sonradan adı Kahramanlar olan semte geldiler. Ödenecek “bedel” vardı daha… İkinci Tümen Dördüncü Alay’dan Konyalı Mehmet, Akşehirli Hakkı, Avanoslu Ahmet, düştüler oracıkta. Bugün, anıtları var orada. “Vatan ve namus” yazıyor altında.

İzmir’e ilk giren süvari olma “şeref”i, İzmirli soyadını alan, Yüzbaşı Şeref’e nasip oldu. Bismillah ilk iş, koştu Şeref, Hasan Tahsin’in düştüğü yere, Hükümet Konağı’nın alnı kabağına dikti al sancağı… Asteğmen Besim, Kadifekale’ye varmıştı bile.

Minarelerden ezan sesi yükselirken, Belkahve’deydi, Mustafa Kemal, seyrediyordu.

İşgal edildiği gün, bir ulusun Kurtuluş Savaşı’nı başlatan, işgali bittiği gün, o ulusun Kurtuluş Savaşı’nı bitiren, dünyada bu özelliğe sahip tek şehir, İzmir’i… Seyrediyordu.

Ağır ağır karardı hava. Kavuniçi top gibi gömüldü körfeze güneş, usuuul usul… Nif’te, kendisi için hazırlanan bağ evine gitti. Tek kat, taş, penceresiz, gaz lambasının cılız ışığıyla aydınlanan, buram buram Ege kokan bağevine… Etrafında, Celal Bayar’ın “Galip Hoca” lakabıyla dağlarda örgütlediği efeler… Yorgundu. Yemek getirdiler. Yemedi. Cıgara çıkardı. Kahve istedi. “Biliyor musun İsmet” dedi… “Bir rüya görmüş gibiyim.”

Karabasanla başlayan, 3 yıl 3 ay 22 gün süren, mucizeyle biten bir rüya… Sona ermişti.

Taa ki… AKP’nin ilahiyatçı mebusu İhsan Şener, TBMM çatısı altında, “biliyor musunuz” diye başlayıp, “Yunanlıların Türklerle savaşı yok. Bütün şehitlikler temsili” diyene kadar.
 
 
Yılmaz Özdil

11 Aralık 2012

Dini Yahudi Türk Vatandaşı..






(İlginç bir mektup, okuyun istedim..)

Ben hep Türk’tüm. Hem de “köküne kadar” dediklerinden.
En milliyetçimiz sensin derdi arkadaşlarım!..
Vatanımda yaşarken, bazıları yabancı mısın diye sorarlardı.
Bilmemek ayıp değil… Anlatırdım!..
Dinim Yahudi, milliyetim Türk derdim.
Hepsi bu. Konu kapanırdı.Zannederdim!..
Hayat devam ederdi. Müslüman, Hristiyan, Yahudi.
Neşemizi, derdimizi, masamızı, yatağımızı, küçükken yaramazlıklarımızı, ergenlikte deliliklerimizi her şeyi paylaştık.
Birlikte mutluyduk.

Evde ısrarla öğretmişlerdi:
“Yahudiler azınlık statüsünü reddettiler, biz herkes gibi Türk’üz,
Varlık vergisi yalnız Yahudiler için değildi,
Devlet bizi Hitler’e vermedi, kül olmaktan kurtardı…”
25 yıl boyunca ben hep Türk’tüm.
Başka ne olabilirdim ki?

Kaderin cilvesi beni ailemden, dostlarımdan, vatanımdan ayırdı.
Yurt dışına yerleştim.Mutsuzdum!..Hep memleketimi özledim.
Ruhsuzlar arasında kaldım; kalbi temiz, yardımsever, sıcacık insanımı özledim.
Densizler sordu:
Arapçadan sonra, Latin alfabesini öğrenmek zor olmadı mı?
Bu etekleri özel olarak Avrupa’ya geldiğin için mi diktirdin?
Her defasında açtım ağzımı, yumdum gözümü!..
Atamızın devrimlerini, laik Cumhuriyetimizi anlattım kara cahillere.
Biri dil uzatmaya kalksa Türk’e, aslan kesilirdim!..
Neye uğradığını şaşırırdı.
Bir keresinde kafasız bir gazetecinin,
Türkiye’de azınlıkların yaşadığı zorlukları yazacağı tuttu.
Kan beynime fırladı!..
Oturdum döşedim okuyucu mektubumu.
Mektup yayınlandı.
Tanıdık, tanımadık birçok yurttaştan tebrikler geldi…
Başkonsolosumuz bile yazdı.
Görevini yerine getirmiş bir Türk olarak çok mutluydum.

Hamileyken karnımı Türkçe şarkılar çalan radyolara dayadım.
Kızlarım doğdu, onlara hem ninni, hem İstiklal Marşını söyledim.
Ufacıktılar göbek havası eşliğinde dans derslerini vermeye başladığımda…
Türkçeyi düzgün öğrensinler diye aldığım kitaplar halen kütüphanemde.
Ayşe topu at. Ali elma ye.
Avrupa bataklığında sevgiyi, saygıyı, yardım etmeyi, terbiyeli olmayı öğretmek çok zordur.
Yılmadım!.. Bizim değerlerimizi anlattım hep.
Arabamda Türkçe kasetler, televizyonda Türk kanalları, masamızda Türk yemekleri.
Salonumda Atatürk.
Çocuklarım kolaya kaçıp yabancı dilde konuşmaya kalksalar,
Bıkmadan usanmadan tekrarladım:
Vatandaş Türkçe konuş!..
Ve asla yanımdan ayırmadığım iki çakmak.
Birinde bayrağımız, diğerinde Atamız.
Yan gözle bakan yabancılara onları gururla göstermekten duyduğum haz!..
Yurt dışında otuz yıl boyunca ben hep Türk’tüm.
Başka ne olabilirdim ki?

Şimdilerde bazı densiz yurttaşlarım garip şeyler söylüyor:
Ben galiba Türk değil de Türkiyeliymişim.
Hele bazıları için ben İsrailliymişim.
“Hoşgörüyle” bu vatana “misafir” edilmişim.
Bir Yahudi nasıl olur da Eurovision’da Türkiye’yi temsil edermiş!..
Daha beterlerini de söyleyenler var.
Osmanlıyı yıkanlar, Jön Türkler, hatta Ergenekoncular (her ne demekse) bile Yahudi’ymiş.
En son ne okudum dersiniz?
Avrupa’da Türk ve Müslüman nefreti, daha ziyade Yahudiler tarafından kışkırtılmaktaymış.
Vay ki ne vay!..

Vatanımdan pis kokular geliyor…

55’imden sonra, dinimden dolayı benden nefret eden yurttaşlarım olduğunu, hatta Türklüğümün, sadakatimin sorgulandığını duymak beni kahrediyor.
“Yabancı” yaftası yüreğimi acıtıyor.
Üzgünüm, kızgınım ve çok kırgınım!..
En dayanılmazı ise içimi yiyip bitiren soru:

Köklü bir değişim mi bu yaşananlar, yoksa; yıllarca ayakta mı uyudum ben?


Simon Bilman / İsviçre, Ocak 2012 / İstanbul St.Benoit mezunu

18 Ekim 2012

Allah kimseye evlat acısı yaşatmasın!..

 
Bir kısmımızın bu toplumun artık bir üyesi olamayacak kadar farklılaştığını
söyleyebilirim. Bunlardan bir de benim ve yargıya bugün kesin olarak vardım.
Bu yazımı kesinlikle okumanızı diliyorum.

Saygılarımla
 
 
16.10.2012 tarihinde tanık olduğum bir merasimde, bu toplumun ulaşmış olduğu kimliğin artık benim kimliğimle aynı olamayacak kadar farklılaştığını anladım. Eğer siz toplumun yaklaşımını ve anlayışını anlayamıyorsanız, o toplumun bir bireyi olmaktan uzaklaşmışısın demektir ya da o toplum, sizin, içinde rahat hareket edemeyeceğiniz ya da benimseyemeyeceğiniz kadar değişmiş demektir. Tanık olduğum şu sürecin üzerinde, ön yargılarınızı bir tarafa bırakarak bir insan olarak, ama sadece bir insan olarak düşünmenizi istiyorum.
 
Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu, Almanya’da ve Hacettepe Üniversitesinde dâhiliye uzmanı olmuş, başhekimlik, dekanlık yapmış ve İnönü Üniversitesinde Gastroenteroloji kliniğini kurmuş ve iki dönem İnönü Üniversitesi Rektörlüğünü yapmıştır. Rektörlüğünün çok başarılı geçtiğini, üniversiteye önemli tesisler kazandırdığını, çok sayıda bilimsel toplantıya destek olduğunu ve on binlerce ağaç diktirerek üniversitenin kıraç arazisinde neredeyse orman kimliği kazanacak bir koruluğu bu bölgeye kazandırmıştır.
 
Tanıdığımız Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu, cumhuriyete, laikliğe, bilimsel düşünceye sözde değil özde inanmış ve sahip çıkmış bir meslektaşımızdı. Bu yolda da cesur çıkışları olmuş bir yöneticimizdi.
 
Şu anda çeşitli suçlamalarla Silivri Cezaevinde, yaklaşık 4 yıldan bu yana tutuklu olarak (kesinleşmemiş bir suçtan dolayı değil) yatmaktadır ve bilebildiğimiz kadarıyla da ağır seyreden karaciğer kanserinden dolayı yaşamı tehdit altında olduğu söylenmektedir. Eğer varsa, suçunun ne olduğunu, bağımsız, hukuka ve adalete saygılı, insan haklarını ön planda tutan yüce mahkemelerimiz kuşkusuz kanıtlarıyla birlikte bu topluma kararlarıyla duyuracaklardır. Yargılama aşamasındaki bir davaya fikir beyan etmenin, görüş açıklamanın ve serzenişte bulunmanın hukuka aykırı olacağını bildiğim için bu konuyu burada kapatmalıyım.
 
Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu’nun iki oğlu vardı. Biri şu anda Amerika’da eğitimdeymiş, diğeri Emir; benim de yakinden tanıdığım yakışıklı, saygılı, yüzünden güzellik akan, aydınlık yüzlü bir gençti ve Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesinde üçüncü sınıfta okuyordu. Her hafta sonu yalnız kalan anasını, babasını görmek üzere Silivri’ye götürüyor, onunla iki gün kalarak geri dönüyordu. 13.10.2012 tarihinde çok kötü bir trafik kazasında yaşamını yitirdi.
 
Emir’in cenaze ve defin törenine birçok insan gibi ben de katıldım. Benzer durumlarda yaşanan hüzün doğal olarak bu törenlerde de yaşandı. Hepimizin gözlerinden yaşlar aktı. Buna benzer hüzün veren olaylar dünyanın her yerinde ve ülkemizde de sıkça yaşanmıştır. Ancak bu süreçte yer alanların acıklı durumları, çizilen bu tabloya yerleştirildiğinde, belki de dünyanın en kahredici, üzücü ve düşündürücü bir sahnesi sahnelenmiş oldu.
 
Dünya güzeli oğlunu yitiren ana, başından itibaren; özellikle mezarın başında eridi bitti; bir ananın dramını bütün çıplaklığıyla görüyorduk. Belki, onu, kendisi bir hekim olan kocası teselli edebilecekti; acılarını bir nebze de olsa dindirebilecekti Gözlerimiz kocanın üzerindeydi. Ancak kocayı, yanında, arkasında, önünde, -her halde- yıllarca kucağına almış, sevmiş, öpmüş, koklamış yavrusunu son seyahatinde yalnız bırakarak kaçmasın diye en az görebildiğimiz 6 kolluk görevlisi çembere almıştı. Zaten 4 yıl tutukluluk ve ağır hastalığı nedeniyle neredeyse bitme aşamasına gelmişti. Bir zamanların saygın doktoru, saygı yöneticisi Prof. Dr. Fatih Hilmoğlu’nun gözlerindeki -çok az kimsenin anladığını düşündüğüm- acı ifade birçoğumuzun kalbine kurşun gibi oturdu. Hiç kimseye, yaşayan oğluna, üzüntülerin en büyüğünü yaşayan eşine bile yardım edecek durumda değildi. Belli ki sadece bir töreni yerine getirmek için izinli çıkmıştı.
 
Yasalar nereye kadar izin veriyor, nasıl veriyor bilemem; hukukçu değilim. Ancak Prof. Dr. Fatih Hilmoğlu’nun geniş bir koruma çemberi içinde Ankara’ya getirilip, evinde kalmasına izin verilmeden, geceyi Sincan Cezaevinde geçirmek, defin töreninin ardından (aynı gün mezarlıkta bu tören yaklaşık saat 16.00’da bitti) saat 19.00’da 4 yıldır tutuklu olduğu Silivride’ki koğuşuna götürülmek üzere izin verilmiş. Yani evinde çocuğunun ruhuna okunacak duaya bile âmin diyecek şans tanınmamıştı. Eşiyle birlikte yıllarca yavruları üşümesin diye yorganını örttükleri odaya, son bir defa birlikte bu yorganı katlamak için bir şans bile tanınmadı. Sanki Silivri kaçıyordu.
 
Bu yazıyı kaleme alırken ananın mezarı başındaki yok oluşunu, babanın gözlerindeki acı ifadeyi, bu durumu toplumun bir kara bahtı olarak görerek gözlerinde sicim gibi boşanan insanları bir türlü unutamıyorum. Anayasanın bile sık sık çiğnendiği bir ülkede, bir ailenin tarif edilemez bir acısına merhem olmamayı neden en katı yasalara bağlıyoruz? Biz bu kadar mı insanlık duygularımızdan uzaklaştık?
 
Eve ulaştığımda her şeyimle bütünleştiğimi düşündüğüm bu toplumun artık tarif edilen bir üyesi olmadığımı anladım. Bu kadar kin, bu kadar garez, bu kadar acımasızlık, bu kadar gaddarlık benim mensup olacağım topluluk olamaz. Eğer geleneğimiz buna izin veriyorsa, ben bu gelenekten değilim, eğer kültürümüz buna izin veriyorsa ben bu kültürden değilim, eğer milli duygularımız buna izin veriyorsa, ben bu milletten değilim, eğer dinimiz buna için veriyorsa ben bu dinden değilim. Belli ki kalabalığın içinde yalnız kalmış birkaç insandan biriyim.
 
Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu rektörlüğü sırasında birçok bilimsel toplantıya tam anlamıyla destek oldu. Beğensek de beğenmesek de tasvip etsek de etmese de o dönemde yöneticilik yapmış, birçok bildiriye ortak imza atmış, birçok kararı birlikte almış arkadaşlarını da gözlerimiz aradı. Onu yalnız bırakmayan politikacılarımız, bilim adamlarımız, bir zamanların yöneticileri vardı; ancak gözlerimizin aradığı çok kişiyi –en az bu acı olayda yanında olma ve ona manevi destek verme için bile- göremedik. İnsani bir görev için bile orada değillerdi. Belli ki sele kapılmış çok insanımız var.
 
Katılanları bu yazıyı yazarken şöyle bir tekrar gözden geçirdim. Nitelikli bir grubun olması, bir devrin özelliğini tanımlıyor gibiydi. Sele kapılanların gelmemiş olmasını daha hayırlı gördüm. Çünkü bir Azerbaycan atasözünde der ki: Sel geldiği zaman ilk olarak çer-çöp gelir.
 
Prof. Dr. Ali Demirsoy
16.10.2012

16 Ekim 2012

29 Ekim...

 
 

 
Kendi Everest'inize Tırmanın.
Nasuh Mahruki'nin kitabı bu.
" Herkes Everest'e tırmanamayabilir ama. Herkesin tırmanabileceği bir Everest'i vardır" diyor..
 
Cumhuriyet dediğin...
Nasuh'tur.


Sadece "bir kişi"nin "her şeyi" değiştirebileceğinin kanıtıdır o... Mustafa Kemal'in "Ey Türk gençliği" diye başladığı hitabeyi anlayan, kavrayan, gerçekleştirendir. Teslim olmayandır.
 
Hatırlayın..
Marmara depreminde sadece o ve bir avuç arkadaşı vardı. Memleket acz içinde ağıt yakarken, adeta uzaylı gibi indiler hayatımıza, sakin, bilgili, mütevazı.
 
Van'da gördük, binlerce olmuşlar. Sahte vicdanlar oturduğu yerde dizini dövüyormuş rolü yaparken, elini değil, hayatını taşın altına sokup, gitti sanılan 187 can'ı geri getirdiler.
 
Basiretsizler Coğrafyasının mantığını değiştirdi çünkü Nasuh...
Kabiliyetsizler ülkesinin, sırf kabiliyetsizlerden ibaret olmadığını gösterdi, yüreklendirdi, "Demek ki yapabiliriz"e model oldu.
Belediyelerin, itfaiyelerin, hatta silahlı kuvvetlerin bakış açısını değiştirdi.
Ulusal bilinç geliştirdi.
 
(99' da annesi vefat ettiğinde, Gölcük'te felaket bölgesindeydi, cenazeye gidemedi. Çünkü, oğlum şu an insan kurtarıyor, bireysel acımızı haber verip dikkatini dağıtmayayım diye düşünen muhteşem bir babanın oğlu o.)
 
(Osmanlı'da deniz kuvvetleri komutanlığı yapan sancak gemisinde vuruşurken yanarak şehit düşen, Nasuh oğlu Kaptan-ı Derya Ali Paşa'nın torunu... "Yanarak ölen" anlamına gelen Mahruki soyadını, şeref mirası olarak taşıyan sülalenin evladı.)
 
"Maldan mülkten, paradan puldan, candan canandan geçilir, vatandan geçilmez. Vatan lafla sevilmez, eylemle sevilir" diyor.
 
"Vatan sevgisi sorumluluk almaktır, dürüst namuslu yurttaşlar olarak, korkmadan, kaçmadan elini taşın altına koymaktır" diyor.
 
"Türkiye'yi Türkiye nin kendisinden başkası iyileştiremez" diyor.
 
Sevgili analar, babalar..
19 Mayıs
23 Nisan
9 Eylül
29 Ekim dediğin..
Bu ruhtur.
Nasuh'lar yetiştirin.
 
Kız, erkek, değerli gençler.
Davranın kardeşim.
Adım atın.
Everest'inize tırmanın.
 
 
İsim/ Şehir/ Bitki/ den bir bölüm.

"SOVYET-FİN SAVAŞI"

Amerika da Vietnam'a aynen böyle savaş ilan etmişti, ve yıllar sonra bu gerçeği açıklamak zorunda kaldılar.
 
 
 
 
Çoğumuz bilmez, azımız hatırlar. Oysa, "Sovyet-Fin Savaşı"nı, nedenlerini, sonuçlarını bilmemizde ve anımsamamızda yarar vardır.
Sovyet ordusu, 2. Dünya Savaşı'nın başlarında, 1939 sonbaharında, Finlandiya'ya saldırmıştı. "Finlandiya'nın, topraklarında Sovyetlere askeri üs vermeyi ve Rusya ile sınırında değişikler yapılmasını kabul etmemesi" bu saldırının gerekçelerindendi.
Dört Rus hudut koruyucusunun ölümüne yol açan top ateşinin Finlandiya'dan geldiği de ileri sürülmüştü. (Sonra bunun Rusya'dan atıldığı anlaşıldı.)
Sovyetler'in Finlandiya'nın üç misli kadar askeri, otuz misli uçağı, yüz misli de tankı vardı. Stalin, Finlandiya'nın en fazla iki hafta içinde bir baştan diğerine işgal edileceğine inanmaktaydı. Sovyet askerleri, hızlarını alamayıp Finlandiya'nın ötesinde yer alan İsveç'e girmemeleri konusunda resmen uyarılmışlardı.
 
Bütün bu avantajlarına rağmen savaş iki haftada bitmedi, üç ay sürdü. Finlilerin savaşta yiten 26 bin askerine karşı 127 bin Sovyet askeri öldü. Finlandiya baştan başa işgal edilemedi, topraklarının % 10 kadarı Rusya'ya bırakıldı ama bu ülke varlığını sürdürmeyi başardı.

Koskoca Sovyetler Birliği'nin ufak ve cılız bir ülke karşısında beklenmedik boyutta bocalaması nedendi?

Stalin'in ordunun komutanları arasında yaptırmış olduğu "temizlik"ti: Sovyet ordusu'nun 5 mareşalinden 3'ü, 15 ordu komutanından 13'ü, 9 amiralden 8'i, düzene karşı darbe tasarlamak, düşmanla işbirliği ve casuslukla suçlanarak öldürülmüş ya da hapislerde çürütülmüştü.

En seçkin komutanlarını yitirmiş ordu, ufacık bir düşman karşısında bile bu boyutta fire vermişti. O zamana ait arşivler açıldığından, bugün komutanlara yönelik  suçlamaların düzmece olduğunu, (Brezezinski ve birçok araştırıcının yorumlarına göre) Stalin'in yurttaşlarını korkutarak kontrol altında tutmak için böyle davrandığını bilmekteyiz. Sadece komutanlar değil, Osip Mandelstam, Boris Pasternak, Isaac Babel gibi önemli yazar ve V. Mayerhold gibi tiyatrocuların da benzer suçlamalarla karşılaşmış olmaları bu görüşü pekiştirmektedir.


Bugünü doğru yorumlamanın yolu, tarihi iyi bilmek ve tarihten gereken dersleri almaktan geçer.

 

2 Ekim 2012

Bu ülkede neler dönüyor, Ajan - Casus teknikleri..


 
 
Küresel güçler oyun sahasında rakibi etkisizleştirmek, yenmek, teslim almak, bir daha güç kazanmaması için öncelikli savaş soyunu olan istihbarat oyunu oynar. Her ülkede iktidarıyla muhalefetiyle, yandaşı ve karşıtı medyasıyla, akademisyenleriyle iktidar mücadelesi verilir. Tabii ki kullanılan en önemli argüman bilgidir. Ve bilgiyi elde etmek için kullanılan yöntem ve araçlardır. (İşte İstihbarat, Kum saati yayınları, İstihbarat ve İstihbaratçı, paraf yayınları)
 
Dünya'da siyasi casusluk yanındateknoloji ve sanayi casusluğu da yeni teknolojilerle birlikte ileri düzeye geldi.
 
Bununla birlikte muhalifleri sindirmek faaliyetlerini önlemek amacı ile Casusluk konusunda bilgilendiren istihbarata karşı koyma eğitimi de her alanda veriliyor.
 
Pasif Karşı Koyma:
Özellikle ortam dinlemesinin üzerinde duruluyor. Gerçek operasyonlarda çekilen görüntüler izlettiriliyor. Ve dinlemelerin nasıl yapıldığı anlatılıyor. Böcek adı verilen vericilerin yanı sıra; ortam dinlemesinde kullanılan diğer cihazlar tanıtılıyor. Cep telefonlarının basit bir programla vericiye dönüştüğü belirtilerek, telefondan yapılan ortam dinlemesini uygulamalı olarak gösteriliyor. Silinen tüm bilgilerin geri getirilmesinin, sahte CD nasıl düzenlenir, resmi yazılar nasıl tahrif edilir, bilgisayarlara yükleme nasıl yapılır, bilgisayar dosyaları nasıl takip edilir, teknik bilgileri veriliyor.
 
Sokaklar ajan dolu. İstihbaratçılar, masa başına terfi edince bilgi akışı hız kazandı. Halktan ihbar beklenme yolu tercih edilmeye başlandı. Gönüllüler ordusu ise her geçen gün artıyor.
 
Destek vermenin, kişiler ve kurumlar için bir onur ve görev olduğu anlayışı hakim olmaya başlayınca elaman temini konusunda sorun yaşanmıyor.
 
Ajan'ın özelliği; cesur, baskıya ve strese dayanıklı olması, tepkilerini kontrol edebilmesidir.
 
İstihbarat örgütlerinin zayıf ve üstün yönleri
Üç zayıf noktası
- İdari konularla ilgili teknik personel (mühendis, mimar ve tekniker) yetersizliği.
- ihtisaslaşmış personelin, idari görevlere atanmasıyla hasılanın alınamaması.
- emekli personelinin özlük haklarının, düşük seviyede olması.
 
Dört üstünlüğü
- Personelin, özel yaşamlarından feragat ederek kendilerinden beklenen görevleri özverili ve sabırlı bir şekilde yerine getirmesi.
- Personelin, görevini yerine getirirken teknoloji desteğinden faydalanması, hızlı şekilde bilgi paylaşımını sağlaması.
- Personelinin, eğitim düzeyi oldukça yüksek, mevzuat bilgisi ve iş deneyimi çok olan kişilerden oluşması.
- Emeğe ve başarıya saygı duyulması ve personelin motive edilmesi.
 
Ajanlar cirit atıyor. Casus uyarısı yapılıyor.
Türkiye'de görevli yabancı ajanlar ve yerli iş birlikçileri muhalif olan herkesi fişliyor. Ajanlar;muhalif gazete, şirket, üniversite, gazeteci, akademisyen hakkında bilgi topluyor. Her kurum, her gazete, her şirket, İstihbarata Karşı Koyma Birimi kurmalı, yabancı servislerin Türkiye'ye karşı casusluk faaliyetlerini engellemek için harekete geçmeli, adı geçen ajanları deşifre etmelidir.
 
Elçi görünümlü ajanlar Resmi ziyaret adıyla önce vali ya da belediye başkanına göstermelik bir ziyaret düzenleniyor, ardından sözde sivil toplum kuruluşlarıyla temas ve ana uğrak yeri haline getiriyor. Ardından halkla yakın temas ve provokatör eylemlerin organize edilmesi geliyor.
 
Konsolos görünümlü ajanlar ve iş birlikçi siyasetçi, gazeteci, akademisyen, sivil toplum mensubu ajanlar iş başındadır!
 
ABD-İngiltere teknolojik bilgi destekli, Katar, Suudi Arabistan finans destekli yandaş iş birlikçi medya; yeni süreçle PKK terör örgütü gündemde olmakla birlikte ondan daha çok onun yerine devletin temel kurumlarını, vatanseverleri yok etmek, etkisizleştirme amacıyla kapsamlı bir terör örgütü operasyonu başlatıp yürütüyorlar.
 
Askerlere, aydınlara, gazetecilere yönelik örgüt yapılanması ile ilgili iş birlikçi medyaca kamuoyuna yansıtılan bilgiler belgeler; Türkiye'de yürütülen iktidar savaşının bir istihbarat savaşı halinde yürütüldüğünün çarpıcı örneklerini gösteriyor.
 
Kim kimden, nasıl ne şekilde bilgi edinir, belge elde eder ve bunu amaca uygun nasıl yansıtır ve kimi nasıl ne şekilde zan altında bırakılır? Bilinmesi gereken gerçeklik budur.
 
Türkiye'de yaşananlar, casuslar savaşının bir örneği değil mi? Kimin ne dediğine değil, kimlerle birlikte olduğuna dikkat edin.
 
Yanı başınızda oturan tiplere bakın, TV Ekranlarında siyasetçilerin akademisyenlerin yüzlerine bakın, gazete köşelerindeki yazılarda, kirli düşünceleri niyetleri ve ihanetleri görebilirsiniz.
 
 
Prof. Dr. Nurullah Aydın

1 Ekim 2012 Ankara




23 Eylül 2012

‘Şeref’ ve ‘Namus’








Fahrettin Paşa’nın Süvari Kolordusu Büyük Taarruzda çok faal rol oynamıştır.

8 Eylül günü yani bugün Manisa’ya girer.

Manisa kurtulmuştur.
Uzun süreden beri savaşmaktadırlar ve henüz süvarilerin midesine sıcak yemek girmemiştir.

Manisa’nın kazanılması üzerine, bir yemek yenilmesi emredilir.

Seyyar mutfaklar kurulur.

Yemek hazırlanmaya başlanır.

Fakat bir müddet sonra, bu taraftan (İzmir’den) bir telgraf gelir.

Yunanlılar çekiliyor, yerli Rumlar şehri yakacak, acele yetişilmesi lazımdır.

Menemen’den bir telgraf geliyor.

Rumlar bizi yakacak derhal yetişmeniz lazımdır.

Derhal kazanlar dökülüyor ve süvariler atlara atlayıp bu gece İzmir istikametinde ve Menemen istikametinde harekete geçiyorlar.

Ve aşağı yukarı sabah yaklaşırken bu civara gelmişlerdir.

9 Eylül sabahı, Kumandanı Yüzbaşı Şerafettin Bey olan öndeki birliklerden bir tanesi İzmir’e ilk giren birlik olmak hırsı ve hevesiyle şimdiki ismiyle Hilal ve Alsancak dediğimiz bölgeden bir taarruz geliştiriyor.

Neticede, dört nala ilerlerken hiç beklemedikleri bir şekilde, bir yıkıntının arkasında pusu kurmuş olan yerli Rumlar ani bir ateş açıyorlar.

Ve bu ateş onları durduruyor hatta içlerinden üçü orada şehit oluyor.

Fakat Yüzbaşı Şerafettin Bey’in atlıları öyle kolay yılacak atlılar değillerdir.

Savaşarak, Alsancak istikametinden İzmir’e girerler.

9 Eylül sabahı, saat 10.30’da, Konak’ta Hükümet Konağının balkonunda asılı olan Yunan bayrağını Yüzbaşı Şerafettin Bey bizzat indirir.

Türk Bayrağını çeker.

Ve İzmir Türk olur.


Çok geçmeden Sarıkışla ve Kadifekale’ye de bayrak çekilir.

Böylece hedefe varılır.

Varılır da beni düşündüren şudur.

Neden bu kadar sene geçtiği halde, hiç birimiz bu üç şehidin kim olduğunu hiç araştırmadık.

Onlar her şeyleriyle, İstiklal Savaşının ‘gerçek temsilcileridir’.

Sonuna kadar getiriyorlar ve şehre girerken şehit düşüyorlar.

Şu kadere bakın.

Ben bunu ilk defa, burada (İzmir’de) gazetecilik yaparken Karşıyaka’ya geçtiğim yolda bir abide görünce fark ettim.

Sıradan küçük bir taş dikilmişti.

Nedir diye merak ettim.

Çünkü öyle şatafatlı bir şey değildi.

Bir gün arabadan indim ve baktım.

Üzerine yaldızla eski harflerle kısacak bir not düşülmüş.

Ben Cumhuriyet çocuğu olduğum için eski yazıyı bilmiyorum.

Onu aynen kopya ettim.

Sonra götürdüm, o zaman sağ olan anneme gösterdim.

Annem ona baktı ve iki kelime okudu.

‘Şeref’ ve ‘Namus’.

Bu iki kelime, bütün bir İstiklal Savaşının özetidir.'  


 


Attila İLHAN - 08 Eylül 2005 (İzmir konuşması - ölümünden 1 ay önce )

9 Eylül 2012

Cesaret...






Hepimizin hayatında cesaret gösteremediğimiz hal, hareket ve eylemler olmuştur, yaşamların şekillenmesinde cesaretin çok büyük rolü vardır diye düşünüyorum.

Geçen Ay, Nebil Özgentürk'ün Hıncal Uluç ve Sunay Akın ile birlikte sunduğu "Yaşamdan Dakikalar" programını izlerken konuklarının yıllardır yurt dışında ülkemizi başarıyla temsil eden ünlü müzisyen  Aşkın Arsunan olduğunu görünce bütün işimi gücümü bırakıp pür dikkat programı izlemeye başladım, sanırım kırk yıldır ilk defa görüyordum Aşkın'ı, biz çocukluk arkadaşıydık, o haşarı, muzip, ele avuca sığmaz bir çocuktu, baştan sona müzisyen bir aile'nin en küçük ferdi'ydi, o yıllarda akordeon'uyla inanılmaz yeteneğini sergilerdi kubilay sokağı'nın köşe başında, onların evi hala yerinde, bizimki de, ve bir kaç tane daha, diğerleri zamana yenildi, yenilendi sözüm ona.

Tandoğan meydanı'nda Ast subay orduevi bizlerin adeta bir eğlence merkeziydi, yazlık sineması ve düğün salonu yazları her akşam uğrak yerimizdi, düğünlerde orkestra görevini askerler üstlenirdi, memleketin her yöresinden yetenekli müzisyenleri bu orkestranın içinde görebilirdik.

Tandoğan meydanı'nın diğer bir köşesinde taverna'nın neonlarında Berkant'ın ismi ışıl ışıl yanardı, Samanyolu şarkısı herkesin dilindeydi, o Taverna ne yazık ki şimdi aynı binanın kalorifer dairesi.

Aşkın'ın müzik yeteneğini bilen Askerler bazı geceler düğünlerde sahneyi ona bırakırlardı, Org'un başına geçer ve müthiş yeteneğini sergilerdi, ve yine o gecelerden birinde Aşkın mikrofonu elime tutuşturdu, org'un klavyelerinden samanyolu şarkısının melodileri dökülmeye başladığında salon çığlık çığlığaydı, Bir yandan çalıyor, bir yandan haydi söyle diyordu bana, söyle! bütün salonun gözünü üzerimde hissettim, dondum, öylece Aşkın'ın gözlerine bakıyordum, söyleyemedim.

Cesaret sadece bir kelimeden ibarettir bazılarımız için, ama cesaret çoğumuzun kaderini tayin eder, o şarkıyı o gün söyleyebilseydim hayatımda neler değişirdi bilemiyorum ama bunu bir eksiklik olarak hep içimde yaşadım, siz siz olun cesur olmaktan korkmayın, o gün yaşayacaklarınız bu gün duyduğunuz pişmanlıkların yanında belki de bir hiçtir...


Tufan Genç

2 Eylül 2012

Myanmar Olayları ve Size Aktarılmayan Gerçekler!




 
 
" Myanmar’da toplam 88 kişi hayatını kaybetmiş olup bunlardan 54’ü Müslüman’mış."

İngiltere’den bağımsızlığını kazanalı 60 yıldan fazla olmuş bir ülke olmasına rağmen baskıcı askeri rejim ve Amerikan ambargosunun da etkisi ile Güneydoğu Asya’nın en az gelişmiş ülkelerinden biridir.

22 Yıllık Amerikan ambargosu, Hillary Clinton’ın Aralık 2011’deki Myanmar ziyaretinden iki ay sonra bir elçi atanması ile kalkmıştır ve şimdilerde ülke tam bir Dünya’ya açılma süreci yaşamaktadır.

Başkentin en merkez mahallelerinde bile 70’leri yaşadığınız, bankamatik ya da post makinesi gibi ülkemizde artık yeni teknolojilere yerini bırakmakta olan sistemlerin bile henüz bulunmadığı Myanmar’ı, tam da olayların olduğu tarihlerde ziyaret etme fırsatı yakaladım.
Tabi bu ziyaretimi Türkiye’de servis edilen haberlere bakarak fikir sahibi olan tanıdığım herkes oldukça tedirginlikle karşıladı ancak Myanmar’a varmamla gerçekler bir bir önüme dizilmeye başladı.

Başkentte özellikle Müslüman mahallesinde kalıp, hemen her gün camileri ziyaret ettim.
Birçok farklı bölgede yaşayan Müslümanların Budistlerle birlikte problemsiz ve gayet mutlu mesut yaşadığına şahit olmak doğrusu görmeyi beklediğim bir manzara değildi.
Eğer gitmeden önce Myanmar hakkında izlediklerim ve okuduklarım tam anlamıyla doğru olsaydı oraya vardığımda kan revan içerisinde kaçışan Müslümanlar ve arkalarından koşan Budist rahiplerin olması gerekirdi.
Ancak Müslümanların azınlıkta yaşadığı birçok ülkeyi ziyaret etme fırsatı bulmuş biri olarak, özellikle belirtmem gerekir ki, hiçbir ülkede bu denli rahat ve her açıdan, özgürce dinlerini yaşayan Müslümanlara rastlamamıştım.
Keza Büyük Budist Tapınaklarının hemen bitişiğinde bulunan ihtişamlı camiiler beni görmeyi beklediğimden çok daha farklı bir manzara ile karşıladı.
Hatta Müslüman mahallesinde neredeyse her caddeye bir tane düşecek sıklıkta camii bulunduğunu söylemek doğru olur bu da dinlerini rahatça yaşayan Müslümanların en önemli göstergelerinden biri.

Ancak ülkenin Batısında yer alan Rakhine (Arakan) bölgesinde ölümlü çatışmalar gerçekten yaşanmış fakat gerçekler Türkiye’de çizilen senaryodan çok daha farklı görünüyor.
Her şeyden önce olaylar bölgede (Arakan’da) sona ermiş durumda ve ülkede hiçbir gruba ilişkin ırkçılık gözlemlemediğimi belirtmeliyim.

Fakat o halde “sistematik katliam”, “ırkçı zulüm” gibi söylemler neden?

Zira 21 Ağustos 2012’de Myanmar Dış İşleri Bakanlığından yapılan açıklamaya göre Myanmar’da toplam 88 kişi hayatını kaybetmiş olup bunlardan 54’ü Müslüman’mış.
Myanmar devleti ise, yana yakıla Müslüman Dünyasına bu yaşanmış olan olayların belli bir dini grubu hedef almadığını izah etmeye çalışıyor, lakin nafile...

Türkiye’de gazeteler ölüleri yüzlerle ifade edip, haberlerde gerçekler abartılı ve trajik bir şekilde empoze edilirken, halk tarafından belli bir tepki zemini kısa sürede oluşturuldu.
Zira kim mazlumun, ezilenin yanında olmaz ki?

Fakat tüm bu mübalağaların bir nedeni olması gerekmez mi?

Bir haberi daha dikkat çekici hale getirmek için süsleyen gazeteci yaklaşımından daha öte bir şeydi bu.
Bu kadar reklamdan sonra ise geriye bir tek çizilen bu hüzünlü tablonun meyveleri olan bağışları toplamak kalıyordu ve bu noktada da hemen yardım kuruluşları devreye girdi.

Dünya’nın taa… öbür ucundaki Myanmar’a gidecek diye yapılan yardımın yerine ulaşıp ulaşmadığını kim kontrol edecekti ki, vicdanlardan başka?
Peki o aynı vicdanlar, Deniz Feneri hadisesinde, yok olmamış mıydı?

Alman Mahkemeleri sayesinde öğrenebilmiştik, Avrupalı Türkler’den yardım adı altında toplanan bağışların hangi Kanal’lara aktarıldığını.

Yalnız bu yardımlar “Din Kardeşlerimize” denilerek yapılıyorsa benim atladığım bir nokta var herhalde, Dünya’nın öbür ucunda değil de, Vatanımızın içerisinde ölen Mehmetçiklerimizin aileleri, Gazilerimiz yoksa Müslüman değiller mi?


Av.Efe TANAY, 23 Ağustos 2012


Ve anlaşılan CIA güdümlü ulusal görünümlü küresel basınımızın yaptığı yaygaralar doğru değilmiş.

Dahası yapılan çığırtkanlığın, ülkemizin CIA iş birlikçisi cemaatlere kendini kaptırmış SAF (?) insanlarını galeyana getirmek amacı taşıdığı da ortaya çıkmış.

Evet, tarih boyunca var olmuş bütün tarikatlar ve benzeri oluşumlar batılıların iş birlikçisi olmuştur.
Batılılar her zaman milliyetçilere düşman, mürtecilere dost olmuştur.
Çünkü milliyetçiler millileştirir, onurlu ve dik bir duruş sergiler,
Tersine mürteciler her zaman iş birlikçi, köleleşmeye teşne, yerel kaynakları peşkeş çekmeye yatkın durmuştur.

Batılılar Türk'ün milliyetçisini Kemalist, ulusalcı diye, Arabın milliyetçisini de BAAS'çı diye gagalamaya çalışmıştır.

Artık milliyetçi mi, yoksa mürteci mi olacaksınız siz seçin, bir tarafta onur, gurur, diğer tarafta iş birlikçilik, kölelik.

Birde İslam'ı Putperest bir din olan Budizm ile bir tutarak "İslam ve Budizm barış dinidir" diyen bir Dışişleri bakanınız varsa ve müslüman halktan toplanan yardımların Budistlere de dağıtılacağını açıkladı ise!  

Karar sizin paşa gönlünüz bilir...

20 Haziran 2012

FETHULLAH GÜLEN NEDEN TÜRKİYE'YE DÖN(DÜRÜL)MEZ


19.06.2012 01:46

Başbakan'ın danışmanları karşısında şapkamı çıkarıyorum:

Bravo! Erdoğan'a tam zamanında siyasi bir manevra yaptırdınız! Şu andaki konjuktürde, Gülen'i, “Sılana dön, hasret bitsin!” diye Türkiye'ye çağırmak, akıllıca bir satranç hamlesidir; müthiş bir 'ezber bozma' taktiğidir...

Bu taktikle ilgili düşüncelerime geçmeden önce, yazıma dayanak oluşturan iki tezi sunayım:

1. Fethullah Gülen, kökü çok eskilere ve “derin”lere dayanan, buğulu sisle kaplanmış, bu anlamda 'aysberk'e benzeyen bir tarikatın lideridir. “Nur” olma iddiasındaki bu puslu yapıda sadece Türkiye'nin “derin” egemenleri, ABD ve AB değil; Vatikan'dan Yahudi Lobisi'ne kadar birçok şua (yani destek!) kaynağı parıldayıp durmaktadır. İşin bir ilginç yanı da şudur ki, ondaki bu “nur” sembolü, Müslümanlıkta olduğu gibi, hem “ışık” anlamına gelen “İllumunati”de, hem de Hıristiyanlık'ta (Kutsal Ruh'ta) ve özellikle Yahudilik'te de vardır: (Türkçe Olimpiyatları'nda, çocuklara, “Gördüm nurlu geceyi rüyamda bir gece/ Işıklar yanıyordu, her yer sessizce...” dedirtilmesinin anlamı bu olmalı). Bütün dünyayı sarması istenen bu ortak “ışık/ nur” sembolü, dünyada tek bir para ve faiz devletinin egemen olması amacını taşıyor. Fethullah Gülen'in yaşadığı yer olan Houston’da, 2013 yılında, “Barış Bahçesi” adı altında açılacak olan ve içinde Kilise, Sinagog ve Cami bulunacak tesis, işte bu amaca yöneliktir: Asıl istenen, ulus devletleri, onların üniterlik ve laiklik direnişlerini yıkıp, yerine, ortak “nur”un aydınlattığı, yüzlerce yeni küçük “devletcik” kurdur(t)mak; rahat kontrol edilebilecek bu küçük birimleri, ortak bir dünya devleti kurulması yolunda “araç” olarak kullanmaktır...

Yani görünen odur ki, halkın isabetli teşhisinde de dendiği gibi, burada da aslında Şeyh uçmamakta, onu “mürit” uçurmaktadır! Tabii artık neoliberal “mürit” küreselleştiğine göre, Şeyhi uçurma işi, para ve faiz sisteminin egemenleri tarafından yapılmaktadır... Birbirlerine rakipmiş gibi görünen dini birimleri ortak bir paydada birleştiren, egemen para ve faiz sisteminin sonsuza dek sürdürülmesi arzusudur ve onun da simgesi, hepsinin ortak hayranlığına mazhar olan “altın buzağı”dır... Peki söz konusu sistemin, Türkiye'de dini bir tarikatın desteklenmesi üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılması şaşırtıcı mıdır? Tabii ki, hayır! Tarikat üyelerinin, dindarlık – daha doğrusu “dünyevi dindarlık” – peşindeki bir ideolojiye kayıtsız şartsız bağlılığı ve “mitoslaştırılmış Şeyh”in yarattığı birleştirici tutkallık sayesinde, kapitalist sistem içindeki eşitsizliklerin üstü örtülür; insanlara, “Hepimiz bir fidanın güller açan dalıyız!”, veya , “Aynı Yoldan geçmişiz biz/ aynı sudan içmişiz biz”, veya, “Beraber yürüdük biz bu yollarda!”, veya, “Hepimiz aynı büyük hizmet misyonunun neferleriyiz!” vs. denir. Dolayısıyla, Fethullah Gülen sadece bir tarikat Şeyhi değildir; o, aynı zamanda, ortak çıkarlarda birleşen birçok değişkenin (dünya çapındaki para ve faiz sisteminden daha çok nemalanmak isteyen bireylerin ve grupların) ortak bileşkesidir.

2. Demek ki, bir “görünen Cemaat” vardır, bir de “derin Cemaat”. Görünen Cemaat, üstünde takım elbise ve boynunda kravat, elinde bir evrak çantası ve tarikatın gazetesi bulunan “hizmet elemanı”dır. Bunlar, tarikatı övmek ve yaygınlaştırmak üzere okullara, gazetelere, partilere, televizyonlara, şuraya-buraya yerleştirilirler. “Derin Cemaat” ise, kendini ortalıkta göstermeyen, derindeki yapıdır. Bunların yüzleri maskelidir. Uluslar arası para ve faiz sistemi, dünyanın her yerinde onlara kapılarını ve imkanlarını ardına kadar açar. (Oralardaki kapalı kapılar ardında, “altın buzağı” sisteminin sonsuza kadar sürmesi için hangi “hizmet”lerin yapılacağı kararlaştırılır).


Şimdi tekrar yazımızın başına döneyim:

Başbakan Erdoğan, Fethullah Gülen'i Türkiye'ye dönmeye ve sıla hasretine son vermeye çağırmakla, son zamanlarda arka planda savaştığı “derin Cemaat”in, “görünen Cemaat”i kendisine karşı kışkırtmasına karşı bir propaganda atağı yapmaktadır. Söylemek istediği şudur:

“Ey 'görünen Cemaat'! Hocaefendi'yle aramızda bir sorun yoktur. Bakın Türkçe Olimpiyatları'nda konuşma yapıyor ve ona selam ve saygılarımı gönderiyorum; hatta onu, bağrımıza basmak üzere Türkiye'ye dönmeye davet ediyorum!”

“Derin Cemaat”in Başbakan Erdoğan'la ilgili teşhisi ise şudur:

“Sistemimizi Türkiye'de de iyice pekiştirmek yolunda dokuz taş cıdıklarından biri olarak hesapladığımız ve ulusçuların ve laikçilerin üstüne saldığımız bu Hükümet, artık bizim tuzaklarımızı da aymaya, onlara karşı da önlemler almaya başladı. Burada dur! Bu, 'Çizmeyi aşmak!' demektir; bize de mi 'Lo, lo!'. Mesela, Özel Yetkili Mahkemeler'i kaldırarak etkilerini tamamen yok etmek üzere olduğumuz ulusalcı ve laikçi güçlere tekrar hayat veriyorsun; PKK sorununu çözmeye çalışarak, Türkiye'nin önünü açmaya yelteniyorsun. Bunlar kabul edilemez etkinliklerdir. Hükümetin ipi çekile!”

İşte bu hükme karşılık olarak, Başbakan Erdoğan, tribüne (“görünen Cemaat”e) oynamış ve “derin Cemaat”i ters köşeye yatırmak için, Fethullah Gülen'e sılaya dönme teklifinde bulunmuştur.


Şimdi gelelim başlıktaki soruya: Fethullah Gülen Türkiye'ye neden dön(dürül)mez?

Benim bu konudaki naçizane tezim şudur: Kendisi dönmek istese de, onu bir “misyon aracı” olarak gören ve bu anlamda onu mitoslaştıran güçler – ki onların kimler olduğunu yukarıda belirttim –, onu Türkiye'ye göndermezler.

Söz konusu tarikat ve onun Şeyhi, şimdiye kadar kendi iradesiyle hareket etme yetkisine sahip olamamıştır ve bundan sonra da olamayacaktır. Çünkü, onlar bu arenada “amaç” değil, uluslar arası oyun kurucuların isteğiyle hareket eden “araç”tırlar. Şeyh'in işlevi, “sistem” tarafından yaratılmış, “görünen Cemaat”in hayranlık duyacağı bir “altın buzağı”lıktır. Onu bir mitos haline getiren güçler, onun sadece böyle bir araç-mitos olarak işlev görmesine müsaade ederler. Onun Türkiye'ye dönmesi, bir misyonun “normal”leşmesi, bir “araç-mitos”un ortadan kalkması sonucunu doğuracaktır. Uluslar arası para ve faiz çetesi, Türkiye'de böyle bir “normal”leşmeyi asla kabul etmez. Çünkü onun için (de) daha Türkiye'de yapılacak çok iş vardır; ona göre de, durmak yoktur, yola devam edilmelidir!


Türkiye'yi (de) sonsuza kadar kendi güdümünde tutmaya çalışan bu uluslar arası çetenin, ülkemizde yarattığı tek mitos Fethullah Gülen değildir tabii.

İnsanları bölüp birbirine düşürmek ve böylece kolayca yönetmek için tek bir mitos yeterli olmaz!

Söz konusu çetenin Türkiye'de asla bitirmek istemeyeceği – bazan birini, bazen diğerini kullandığı – diğer mitoslardan birkaçını sayarsak:

“Başörtüsü mitosu”, “PKK/ Öcalan mitosu”, “Hizbullah mitosu”, “Bir sabah aniden komünizm gelecek mitosu”, “Ergenekon mitosu”, “Darbe mitosu”, “Odatv çetesi mitosu” vs... vs...

Bu mitoslardan her biri bazı kesimlerde korku ve nefretini, bazı kesimlerin ise umut ve hayranlığını kışkırtmak/ okşamak için kutsallaştırılır ve böylece halk, uzlaşmaz kutuplara ayrılır (böl ve yönet), birbiriyle kavga ettirilir...

Peki siz şimdi kalksanız, örneğin “Fethullah Gülen mitosu”nu veya “PKK/ Öcalan mitosu”nu “normal”leştirmeye çalışsanız, egemen çete buna izin verir mi? Vermez tabii.

Bakın, Türkiye Cumhuriyeti, “PKK/ Öcalan mitosu”nu “normal”leştirmek için “açılım” yapmaya çalışmıştır. Bu mitosun “normal”leşmemesi için Habur ve çevresinde ne tiyatrolar oynandığını hepimiz gördük. Mit Müsteşarı Hakan Fidan, PKK'ya silah bıraktırmak için örgüt yetkilileriyle konuştu. Başına neler geldiğini, neler getirilmek istendiğini gördük. PKK/ Öcalan mitosu bitmesin diye, “Otuz üç asker”den Eşref Bitlis'e; Gaffar Okan'dan Uludere'ye... kadar yapılanları saymakla bitiremeyiz...

Uluslar arası para ve faiz çetesi demek istiyor ki:

“Boşuna uğraşma, çözdürmem! PKK''yla anlaştığın anda, bana aynı hizmeti verecek – daha doğrusu topyekün benim güdümümde olacak – başka bir örgüt çıkarırım karşına. Asala'yı bitirdin, PKK'yı çıkardım karşına. Seni istediğim hizada tutmak veya oraya getirmek için PKK'ya ihtiyacım olduğu sürece, bu sorunu sana çözdürmeeem!”

Kendini “ezber bozan” olarak gören; “başörtüsü mitosu” ve “Fethullah gülen mitosu” konularında ulus devlete ve laikliğe karşı uluslar arası para ve faiz sistemiyle birlikte çalışmayı kabul ettiği için iktidara getirilmiş olan bu Hükümet, PKK sorununu çözümlemeden Türkiye'nin hiçbir projesinde başarılı olamayacağını anlamış ve bu “ezber”i de bozmaya girişmiştir. Ne gariptir ki, bu çabasını engelletmek için, Hükümet'in karşısına çıkarılan ilk güç, “derin Cemaat” olmuştur...


“PKK/ Öcalan mitosu”nu “iyi niyet”le çözmeye girişirsiniz; “Habur”u, “Amed”i ve hatta “Anadolu'nun tümünü” isterler – çünkü, “Türkler Anadolu'ya Orta Asya'dan geldi!” – derler... Yıllardır istedikleri, “Okullarda anadilini seçmeli ders olarak öğrenme” hakkını alırlar; “Yetmez! Kürtçe resmi dil olacak!” derler... Bunu diyenler, tabii ki mecliste sırıtan birkaç Kürtçü sımadır. Ama onlar, “PKK/ Öcalan mitosu”nu kuranların “araç”larıdır sadece: Egemen para ve faiz sistemi, Fethullah Gülen'e nasıl ki, “Türkiye'ye dönmene asla müsaade etmeyiz!” diyorlarsa; PKK/ Öcalan araç-mitoslarına da, “Öyle ufak-tefek reformları kabul etmene asla müsaade etmeyiz!” demektedirler... (Leyla Zana tartışması başka nedir ki!).

Toparlarsak: “Fethullah Gülen mitosu” da “PKK/ Öcalan mitosu” gibi bir “araç-mitos”tur. Bunlar, dokuz taş cıdıklarında olduğu gibi, çözümlenmemek üzere kurgulanmışlardır. “Cemaat”e, örneğin, üniterliği feda edersiniz, laikliği de ister; laikliği verirsiniz, askerleri/ Mustafa Kemal'i de ister; askerleri/ Mustafa Kemal'i verirsiniz (vermezsiniz tabii!), Türkiye Cumhuriyeti'ni ister; “Kostantinopol”u, “Pontus”u, “Lidya”yı, “Frigya”yı, “Mesopotamya”yı, “Tigris & Euphrates”i... ister...

Eee, diyeceksiniz ki, “Para ve faiz sistemini yürüten bezirgan hırsızın suçu var da, ev sahibi olarak bizim suçumuz hiç mi yok bütün bu olanlarda?”

Soru haklıdır! Ev sahibiyle “hırsız”ı birleştiren ortak bir unsur vardır ve bu “ortak”lık sürdüğü sürece, ne “araç-mitos”ların etkisi, ne egemenlerin “mitos oyunu”, ne de “bezirgan saltanatı” bitecektir.

Bu “ortak unsur”, “Altın Buzağı'ya hayranlık”tır!

Mehmet Şekeroğlu

11 Haziran 2012

İslamiyet arapçılık mı, evrensel insan odaklımı dır?.



Ümmet ümmet diyorlar.
Din din diyorlar.
Milletimiz milletimiz diyorlar
Kardeş kardeş diyorlar.
Diyorlar ama dedikleri gibiler mi?

Onlar ki; çölde yaşarken, Peygamber, resul, nebi Muhammed duyuruda bulundu, Kuran’la aydınlattı. Eski-Cahiliye düşünce inanç ve yaşam biçimini değiştirmek istedi.

Onlar ki; İlahi mesaja rağmen kanı ve vahşeti, Allah’a şirk koşmayı terk etmediler
Onlar ki; Cinsi sapıklığı terk etmediler
Onlar ki; Seks kölesi cariyelerle yaşamı değiştirmediler.
Onlar ki; Peygamberin ölümünden sonra liderlik iktidar kavgasına giriştiler.
Onlar ki; Peygamberden sonra en yakın arkadaşı Abubekir’in liderliğine razı olmadılar. Ebubekir 2 yıl lider oldu. Sahte peygamberler türettiler. İsyanlar çıkarttılar. İslami kuralları tanımamaya başladılar, İslam öncesi yaşamı devam ettirmek istediler.

Onlar ki; sonra onun yerine geçen peygamber arkadaşı ikinci halife Ömer’i katlettiler. 10 yıl süren Ömer döneminde önemli İslami kural değişikliklerine gidildi. Peygamber kızı Fatıma ile Peygamber/baba mirası konusunda ters düştüler. Dışarıya yönelik seferler düzenlendi. Yeni yerler ele geçirildi. Araplar savaş ganimetleri ile zenginleştiler. İslam’ın sosyal adalet kavramı bir tarafa bırakıldı. Arap soylular sınıfı yeni İslam devletinin seçkin yöneticileri oldu.
Onlar ki; sonra onun yerine geçen peygamber arkadaşı üçüncü halife Osman’ı katlettiler. Osman Arap kabilesi Kureyşin en zenginlerinden, İslam ordularını donatan kişi.  Peygamberin Ebu Leheb’in iki oğluyla evlenen ancak Ebu Leheb’in peygamber düşmanlığı sonrası  oğullarından boşattırdığı iki kızı ile evlenen ve  bu nedenle de iki nur sahibi anlamında Zinnureyn lakaplı sahabi. O da Arap kabileler arası iktidar savaşının kurbanı olarak öldürülür.

Onlar ki; sonra onun yerine geçen peygamber arkadaşı dördüncü halife Ali’yi katlettiler. Ali ilk çocuk Müslüman. Peygamberin kızı Fatıma ile evlenir. Çift başlı Zulfikar kılıcıyla nam salan savaş kahramanı. Onun liderliğini de diğer kabileler kabul etmez. Savaşlar olur. Peygamber eşi Ebubekir kızı Ayşe deve sırtında onunla savaşır. Muaviye Kuran’ı mızraklarda gösterir, hile yapar, Müslüman müslümanı katleder.

Onlar ki; peygamber torunu Ali oğlu halife Hasan’ın liderliğini kabul etmediler. O da çekilmesine rağmen, sonrası öldürdüler.
Onlar ki; peygamber torunu Ali oğlu halife Hüseyin’i de liderliğini kabul etmediler Kerbala’da vahşice katlettiler.
Onlar ki; Peygamberin kurduğu Medine İslam devleti yerine Muaviye ile Şam Emevi devletini kurarlar. Oğlu Yezid  Medine devleti ile güç ve iktidar savaşına girişir. Muaviye Ali’yi, oğlu Yezid de Hüseyin’i öldürtür.  Emeviler; İslam ilim adamları ulemayı ya öldürtürler ya da  hapse atarlar. Hukukçu/Fıkıhçı İslam bilgini İmam’ı Azam Numan bin Sabit’i istedikleri gibi fetva vermediğinden hapishanede öldürtürler.
Onlar ki; Medine ve Mekke deki peygamber soyundan olanlar ve İslam bilginlerinin çoğunu kaçırttılar. Onlar da Orta Asya’da Türklere sığınır. Semerkant, Buhara, Taşkent yeni İslam merkezleri olur. Mekke ve Medine boşalır. Bir kısım peygamber soyundan olanlar ise İspanya/Endülüs’e giderler.
Onlar ki; Emevi iktidarı ile kanlı katliamlarına devam eder. Bu kez Eba Müslim-i Horasani liderliğindeki Türk ordularının desteği ile Abbasiler iktidarı ele geçirir, Bağdat’ta  Abbasiler devleti kurulur. Abbasiler; dördüncü Ömer haricindeki bütün Emevi liderlerini mezardan çıkarır yargılar, zulmeder ve tekrar gömer.

Onlar ki; İslamiyetin doğuşu ile birlikte ilk otuz yılı kanlı iktidar savaşları yaparlar.

Onlar ki; Komşularınca 200 yıl süre de yok sayıldılar. Komşu devlet arşivlerinde, Medine İslam devletinden İslam dininden bahseden kayıtlar tutulmadı, yok sayıldılar.
Onlar ki; Dünyevileştirdikleri cihadla özdeşleştirdikleri İslam dinini dogmalara büründürdüler.
Onlar ki; Kuran’la İlahi mesajla aydınlanamayan Vahşi Araplar savaşlarla birbirini katlederken Yahudilerin Museviliği kabile dini haline dönüştürmeleri gibi İslamiyeti de Arapların kabile dini haline getirmek istediler.

Orta Asya ve Endülüs Müslümanları; İslam’ı Arap dini olmaktan çıkarır, evrensel boyutta ilahi mesajı ile ilim yoluna yönelir.

İslamiyetin iman konusunda ve ibadet şeklinde ayrımlar başlar.
İslamiyetin Türkler tarafından kabul edilmesi ile İslam bilim eserleri ortaya çıkmaya başlar.

Hadis sistemi; Türk İmam Buhari; peygamber sözlerini Sahihi Buhari adıyla hadis külliyatı olarak peygamberden yüzyıl sonra bir araya toplar.
İslam İtikad sistemini; Türk İmam Maturidi Temel doktrinini sistemleştirir. İmam Eşari; Arap İslam-i İtikad anlayışını sistemleştirir.
İslam Tasavvuf sistemleri; Türk Hoca Ahmed Yesevi sonrası Nakşibendi oluşturur.
İslam Hukuk sistemi; Türk Numan bin Sabit Hanefi hukuk sistemini/mezhebini kurar. Akabinde, Mısır’da İmam Şafii; Şafii hukuku/mezhebini, Medine’de İmam Maliki Maliki hukuk/mezhebini, Kuzey Afrika’da İmam Hanbeli Hanbeli hukuk/mezhebini sistemleştirirler.

İslam’ın ilahi mesaj odaklı evrensel din algısı; Türklerle anlam kazanır. Büyük Selçuklu akabinde Anadolu Selçuklu ve nihayet Osmanlı ile İslamiyet evrensel boyutta kabul görür.

Sunni ve Şia ayrımı ile kamplaşan İslam dünyası;  Osmanlının son döneminde yeni bir ayrışmaya uğrar. Bu kez Vahhabilik Arabistan’da oluşur ve tüm mezhepleri yoksa sayar.

Böylece; Hanefilik Türklerin, Şialık Farsların, Vahhabilik Arapların ana mezhebi haline gelir.

Onlar ki; Sonra yüzyıllar boyunca güvenliklerini sağlayan Türkleri, Birinci Dünya Savaşı sırasında, bir altın karşılığında Hristiyan İngilizlere-Fransızlara sattılar.
Onlar ki; Amerikan-İngiliz-Fransızların Irak’ta Afganistan’da Yemen’de, Sudan’da, Habeşistan’da, Somali’de Pakistan’da katliamlara destek oldular. İş birliğiyle yüz binlerce insanın katline, kentlerin yakılıp yıkılmasına neden oldular
Onlar ki; Şimdi de Suriye’de kardeşlerini katlediyorlar. Kitlesel kan, vahşet istiyorlar.
Onlar ki; altından araba koleksiyonu yapıyorlar ama Afrika’daki açlara yardım etmiyorlar.

Şimdi bu Araplara nasıl güveneceksiniz?

Şimdi Araplar; Müslüman mı? Kur’an, peygamber anlayışları ne sormak gerekmez mi?
İncil ve İsa ile alakaları kalmamış vahşetin katliamın aracı yapmış Hristiyan diye kendilerini yansıtanlarla dinler arası diyalog adıyla dostluk kurarak kardeşlerini öldürenler, Kur’an’da nasıl tanımlanıyor? Ne diyelim?

İslamiyetin temeli ilahi mesaj; insanlığa yaratanı, yaratılanı, adaleti, paylaşımı, dürüstlüğü, doğruluğu, ayrım yapmamayı esas alır, bütün insanların eşit olduğu gerçeğine dayanır.

Dünyevileşen, ayrımcılık yapan, para ve seks odaklı insanlar Müslüman olur mu?

İslamcılığın Arapçılık olduğunu hala anlamayan Türkiye ve dünya Müslümanlarını uyandırmak gerekir. Peki ama nasıl ve ne şekilde?

Nurullah AYDIN
8 Haziran 2012 ANKARA

22 Mayıs 2012

Korkmayan bir işadamı çıktı, Başbakan'a mektup yazdı!..


“Sayın Başbakan,
Ben müsaadenizle önce kısaca kendimi tanıtayım.
77 yaşında bir işadamıyım.
Devlet bursu ile Avrupa'da okudum.
 Maden ve petrol konularında 2 master yaptım. Yurda döndükten sonra 10 senesi Batman'da olmak üzere 17 sene TPAO'da çalıştım. 34 senedir de 1974'te kurduğum Pet Holding şirketlerini yönetiyorum.

SSCB, Almanya, Rusya, Kazakistan, Azerbaycan ve Yemen'de başarılı yatırımlar yaptım. Halen Türkiye, Kuzey Irak ve Yemen'de çok değerli sahalarda petrol üretimi yatırımlarım var. Çeşitli konularda ilklere imza atan, girişken bir müteşebbisim.
Sigortasız adam çalıştırmam.
Vergi kaçırmam ...
Köklü bir aileden geliyorum.
Dedelerim, sadrazam, vezir, asker olarak ülkemize hizmet etmiştir. Atatürk ve devrimlerine çok bağlıyım. Atatürk olmasaydı ve bu devrimleri yapmasaydı bugün bizim dinimiz ve ismimizin de aynı kalması imkânı olmadığına inanırım. Kısacası yüzde yüz bir Atatürk çocuğuyum.
Allah'a inancım tamdır..
 Allah'ın dürüst, çalışkan, doğru insanların daima yanında olduğuna tecrübelerimle de inanırım. Türkiye'den kolay kolay vatan haini çıkmaz. Sizin ülkenizi sevdiğinize ve kendi stilinizde ülkemizi kalkındırmaya çalıştığınıza inanıyorum. Zeki, çalışkan ve çok karizmatik bir karaktere sahip olduğunuzu da biliyorum. Ancak ülkenin bugünkü durumunu üzülerek söyleyeyim ki hiç iyi görmüyorum. Hemen sinirlendiğinizi, kızdığınızı ve söylendiğinizi görüyorum. Medyaya sinirli, sert, kırıcı beyanatlar veriyorsunuz. Bir başbakanın her dakika sinirlenmeye hakkı yoktur.
Ülke bölünüyor...
Biz ve onlar diyorsunuz.
Bu ne demek?
Tarihimizde hiçbir başbakan halka böyle hitap etmemiştir.
Kendinize hâkim olun!

Senelerce üniversitelerde hocalık yaptım. Konferanslar verdim.
Babanız yaşındayım.
Üniversitede hocayım.
 Bu yüzden hiçbir işadamının yapamadığı bu ikazları yapmaya hakkım var.
Sayın Başbakan!
Müsaadenizle size birtakım tavsiyelerde bulunuyorum:
Bugün çok güçlüsünüz.
Ya yarın? Allah bilir!!!
İnsanlar kendilerini en güçlü hissettikleri zamanlarda en büyük hataları yaparlar. Tarihte bu husus defaatla sabittir.
Ancak şu atasözünü hiç unutmayın!
"Böbürlenme padişahım, senden büyük Allah var"
"Keskin sirke küpüne zarar verir!"
Sinirlerinize hâkim olun!
Bağırıp çağırıp kötü konuşmayın.
 İnsan kalbi sırça gibidir.
 Kırdığınızda tamiri imkânsızdır.
 Çok ağır konuşuyorsunuz.
Aydınlara, medyaya, yargıya, üniversitelere değer verin, görüşün, fikirlerini alın! Onlar da bu memleketin çocukları!!! Onların fikirleri, görüşleri, bilgileri, tavsiyeleri etrafınızdaki çok kişiden daha değerli olabilir. Her güçlü kişinin etrafının "evet efendimciler", "dalkavuklar" tarafından sarılmış olduğunu bilmeniz lazım.
Etrafınızdakilerin çoğunluğu her şeyi size soruyorlar. Her şeyi hiç kimse bilemeyeceği gibi siz de bilemezsiniz. Bilmediklerinizi açıkça söyleyin . Her hususta fikir beyan etmeyin, danışın, öğrenin. Monolog yapıyorsunuz. Diyalog yapmaya çalışın!
 Hayvanlar koklaşarak, insanlar konuşarak anlaşırlar.
Sadece sizin gibi düşünenleri işlerin başına getirmeyin! Bugün birçok kamu müessesemizin işi bilmeyenler tarafından yönetildiğini görüyorum.
Kadrolaşmayın!
Sadece sempatizanlarınızı veya öyle görünenleri kadrolara yerleştirmeyin .
"Hayır! Yapmıyorum!" demeyin.
 Ben Ankara'da yaşıyorum.
 Duyuyor, kontrol ediyor ve görüyorum. Kapasitesiz, bilgisiz insanlar önce memlekete, sonra size zarar verir. ( Gercekden bu tiplerin sayısı hergun artıyor , zararı RTE’ na da olacak…)

Diktatörleşmeyin!
Milletvekillerinize dahi beyanat vermeyi yasaklamayın! Medyayla, aydınlarla, yargıyla, askerle, üniversitelerle inatlaşmayın. Sadece türban serbestliğini Anayasa'mızda değiştirmek dahi AB'ye girmemize büyük bir engel olacaktır.
Laikliğe, sizin tabiriniz ile ciğerden inanın, güvenin. Laiklik dini özgürlüklerin değişmez kanunudur.
Bir hadis-i şerif diyor ki: "Cenab-ı Hak sevdiği yöneticilerin yanına açık sözlü danışmanlar nasip eder, sevmediklerine de dalkavuklar musallat eder." Sıkça bahsettiğiniz büyük Türk düşünürü Edebali Hazretleri'nin öğütlerini bir kez daha okumanızı, içtenlikle tavsiye ediyorum.

Saygılarımla...

Prof. Dr. H. Güntekin Köksal  Pet Holding
Yönetim Kurulu Başkanı"

13 Mayıs 2012

İskilipli Atıf Hoca şapka takmadığı için asılmadı...



Atıf Hoca neden asıldı?
İskilipli Atıf Hoca şapka takmadığı için asılmadı.
Bunun sebebi...

İskilipli Atıf Hoca 1926 yılında İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanıp idam edildi. Cumhuriyet tarihinin en tartışmalı konularından biri olan idamla ilgili Yaşar Nuri Öztürk, Yurt gazetesinde bir yazı kaleme aldı. Öztürk, "İskilipli şapka takmadığı için değil vatana ihanet ettiği için idam edildi" dedi.
İşte Yaşar Nuri'nin o yazısı..

HEDEF MUSTAFA KEMAL'İ LEKELEMEK

Cumhuriyet devri tarihimizin en büyük saptırma ve yalanlarına âlet edilmiş isimlerinden biri de Âtıf Hoca diye bilinen İskilipli Âtıf'tır. Bu zatın dirisinden İngilizlerle onlara destek veren Damat Ferit ekipleri yararlanmıştı, şimdi de ölüsünden İngilizlerle Damat Ferit yolundan giden başka bazı ekipler yararlanıyor. Hedef belli: Âtıf Hoca'yı 'mazlum' göstererek onu asanları, özellikle Mustafa Kemal'i lekelemek, itham etmek.

CUMHURİYET'E TOKAT ATILIYOR

Son günlerde, bu Damat Ferit damarı yeniden depreşmiş görünüyor. Âtıf Hoca'nın itibarının (!) iadesinden söz ediliyor. Memleketi olan Çorum'da adı parklara, hastanelere veriliyor. Cumhuriyet Parkı'nın adı değiştirilip 'Âtıf Hoca Parkı' yapılıyor. (6 Mayıs 2012 tarihli gazeteler) Yani, örtülü bir biçimde Cumhuriyet'e tokat atılıyor.

BU OYUN DEŞİFRE EDİLMELİ

Cehalet veya gaflet eseri oynanan bu oyunun deşifre edilmesi gerekiyor. Biz bu oyunun veya cehaletin arka planını, baskı aşamasında olan 'Kur'an Perspektifinden Kurtuluş Savaşı'na Bir Bakış' adlı eserimizde, kaynakları ve belgeleriyle gösterdik. Bu sütunda, o eserdeki açıklamaların kısa bir özetini vereceğiz.
Âtıf Hoca'nın idamına yol açtığı söylenen, gerçekte ise idama mahkûmiyetle hiç alakası olmayan risalesi 'Frenk Mukallitliği ve Şapka', dinî ve ilmî açıdan hatalarla dolu, İslam fıkıh ve tefsir kaynaklarının temel kabullerine aykırılıklarla dikkat çeken, kişisel kin ve saplantıların hükme esas alındığı, halkı sinsi ve maskeli bir biçimde tahrik eden ve belli bir ekibi, cihat açılması gereken 'mürted-kâfirler' olarak hedef gösteren bir kitapçık.

İSKİLİPLİ NEDEN NASILDI

Saltanat dincilerinin hemen hepsi bu soruyu "Şapka Risalesi'ni yazdığı için" diye cevaplarlar. İşin aslının böyle olmadığını bildikleri halde böyle söylerler; bir yalanı tekrar eder dururlar. Ve İskilipli'yi 'şehit' ilan ederler.
İskilipli 'şehit' ise Müdafaai Hukuk mücahitlerinin hiçbirisinin şehit sayılmaması gerekir. Çünkü İskilipli, Müdafaai Hukuk mücadelesine hainlik ettiği için asıldı. O halde, Müdafaai Hukuk mücahitleri şehit ise İskilipli şehit olamaz.

DİYORLAR Kİ ŞAPKA KANUNU'NA MUHALEFETTEN ASILDI

İskilipli'nin anılan risalesi (Frenk Mukallitliği ve Şapka Risalesi) şapka kanunundan bir buçuk yıl kadar önce yayınlanmıştı. Siyaset dincilerinin açık iftiraları işte burada sergileniyor. Diyorlar ki, "İskilipli Âtıf, ceza hukukunun temel ilkelerine aykırı olarak Şapka Kanunu'ndan bir buçuk yıl önce yazdığı bir risaleden ötürü suçlanıp idam edildi."
Bu iddia, tarihî kayıtlara tamamen aykırı bir iftiradır. İstiklal Mahkemesi zabıtları ortada. İskilipli'nin idam gerekçesi şapka risalesi değildir, 'Türkiye Cumhuriyeti'nin Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nu tamamen veya kısmen tağyir'dir.

RİSALEDEN DOLAYI İDAM EDİLDİ

Dinciler bunu zabıtlardan alarak kayda geçirirler, birkaç sayfa sonra da fesat ağıtları yakmaya başlayarak meselenin esasını bilmeyen halkı şöyle kandırırlar: "Âtıf Hoca, Şapka Kanunu'ndan iki yol önce yazdığı bir risaleden dolayı idam edildi." Böylece İstiklal Mahkeme-leri'ne ve tabiî ki Atatürk'e saldırmak isterler.

MİLLİ MÜCADELEYE KARŞI ÇIKMIŞ ZAT

Belgelere dayalı gerçek şudur: İsikilipli'nin Şapka Risalesi'inden yargılandığı mahkeme Giresun İstiklal Mahkemesi'dir ve bu yargılamanın tarihi 16-18 Aralık 1925'tir. İskilipli, bu yargılama sonunda, Şapka Risalesi'nin, geçmiş bir tarihte yazıldığı ve binaenaleyh buna dayanılarak yeni kanun muvacehesinde suçlama yapılamayacağı gerekçesiyle beraat ettirilmiş ve mahkeme heyetiyle aynı gemide İstanbul'a dönmüştür. Ne var ki, hayatı bir yığın kanunsuzluk içinde, özellikle Millî Mücadele'ye karşı çıkışla geçmiş bu zât, başka suçları tespit edildiğinden yeniden derdest edilip bu kez, Ankara İstiklal Mahkemesi'ne sevk edilmiştir. Burada yargılanması 1926 yılı Ocak ayında başlamış ve Şubat ayı başlarında suçu sabit görülerek Ceza Kanunu'nun 55. maddesine uygun şekilde mahkûm edilmiştir.
İdam hükmü, 'Türkiye Cumhuriyeti'nin Teşkilat-i Esasiye Kanunu'nu tamamen veya kısmen tağyir gerekçesiyle verilmiştir. İskilipli, aynı suçtan hüküm giyen Babaeski müftüsü Ali Rıza Efendi ile birlikte 4 Şubat günü Ankara'da Meclis binası yakınlarındaki Karaoğlan Çarşısı'nda asılmıştır.

BUNLAR HANGİ DİNİN ADAMLARI?

Aynı kararla aynı gün idam edilen Babaeski Müftüsü Ali Rıza ile Âtıf Hoca'nın Millî Mücadele'de batı Anadolu'yu işgal etmiş olan Yunan ordusuna direnilmemesi için faaliyet gösterdikleri mahkemece belgelenmiştir. Müftü Ali Rıza'nın, Yunan işgaline karşı çıkanları şikâyet ederek cezalandırdığı da belgelenmiştir. Bu müftü, Millî Mücadele devam ederken vatana ihanet suçundan on yıl ceza yemiş, fakat genel aftan yararlanarak kurtulmuştu. Hoca Âtıf ise başında bulunduğu Teâlî-i İslam Cemiyeti'nin (ada bakın!) imkânlarını kullanarak İngiliz ve Yunan işgallerine karşı çıkılmaması için çalışmış, bu yolda hazırlattığı beyan-nameleri Türk köylerine dağıtmıştır. Mahkeme bunların tümünü belgelemiş ve hükmünü buna göre vermiştir.

Adamın, 'Şapka Risalesi' dışında suçları varsa ve bunlardan mahkûm olmuşsa, mahkeme ne yapsın! Ve Şapka Risalesi ne yapsın...

Yaşar Nuri Öztürk