13 Mayıs 2012

İskilipli Atıf Hoca şapka takmadığı için asılmadı...



Atıf Hoca neden asıldı?
İskilipli Atıf Hoca şapka takmadığı için asılmadı.
Bunun sebebi...

İskilipli Atıf Hoca 1926 yılında İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanıp idam edildi. Cumhuriyet tarihinin en tartışmalı konularından biri olan idamla ilgili Yaşar Nuri Öztürk, Yurt gazetesinde bir yazı kaleme aldı. Öztürk, "İskilipli şapka takmadığı için değil vatana ihanet ettiği için idam edildi" dedi.
İşte Yaşar Nuri'nin o yazısı..

HEDEF MUSTAFA KEMAL'İ LEKELEMEK

Cumhuriyet devri tarihimizin en büyük saptırma ve yalanlarına âlet edilmiş isimlerinden biri de Âtıf Hoca diye bilinen İskilipli Âtıf'tır. Bu zatın dirisinden İngilizlerle onlara destek veren Damat Ferit ekipleri yararlanmıştı, şimdi de ölüsünden İngilizlerle Damat Ferit yolundan giden başka bazı ekipler yararlanıyor. Hedef belli: Âtıf Hoca'yı 'mazlum' göstererek onu asanları, özellikle Mustafa Kemal'i lekelemek, itham etmek.

CUMHURİYET'E TOKAT ATILIYOR

Son günlerde, bu Damat Ferit damarı yeniden depreşmiş görünüyor. Âtıf Hoca'nın itibarının (!) iadesinden söz ediliyor. Memleketi olan Çorum'da adı parklara, hastanelere veriliyor. Cumhuriyet Parkı'nın adı değiştirilip 'Âtıf Hoca Parkı' yapılıyor. (6 Mayıs 2012 tarihli gazeteler) Yani, örtülü bir biçimde Cumhuriyet'e tokat atılıyor.

BU OYUN DEŞİFRE EDİLMELİ

Cehalet veya gaflet eseri oynanan bu oyunun deşifre edilmesi gerekiyor. Biz bu oyunun veya cehaletin arka planını, baskı aşamasında olan 'Kur'an Perspektifinden Kurtuluş Savaşı'na Bir Bakış' adlı eserimizde, kaynakları ve belgeleriyle gösterdik. Bu sütunda, o eserdeki açıklamaların kısa bir özetini vereceğiz.
Âtıf Hoca'nın idamına yol açtığı söylenen, gerçekte ise idama mahkûmiyetle hiç alakası olmayan risalesi 'Frenk Mukallitliği ve Şapka', dinî ve ilmî açıdan hatalarla dolu, İslam fıkıh ve tefsir kaynaklarının temel kabullerine aykırılıklarla dikkat çeken, kişisel kin ve saplantıların hükme esas alındığı, halkı sinsi ve maskeli bir biçimde tahrik eden ve belli bir ekibi, cihat açılması gereken 'mürted-kâfirler' olarak hedef gösteren bir kitapçık.

İSKİLİPLİ NEDEN NASILDI

Saltanat dincilerinin hemen hepsi bu soruyu "Şapka Risalesi'ni yazdığı için" diye cevaplarlar. İşin aslının böyle olmadığını bildikleri halde böyle söylerler; bir yalanı tekrar eder dururlar. Ve İskilipli'yi 'şehit' ilan ederler.
İskilipli 'şehit' ise Müdafaai Hukuk mücahitlerinin hiçbirisinin şehit sayılmaması gerekir. Çünkü İskilipli, Müdafaai Hukuk mücadelesine hainlik ettiği için asıldı. O halde, Müdafaai Hukuk mücahitleri şehit ise İskilipli şehit olamaz.

DİYORLAR Kİ ŞAPKA KANUNU'NA MUHALEFETTEN ASILDI

İskilipli'nin anılan risalesi (Frenk Mukallitliği ve Şapka Risalesi) şapka kanunundan bir buçuk yıl kadar önce yayınlanmıştı. Siyaset dincilerinin açık iftiraları işte burada sergileniyor. Diyorlar ki, "İskilipli Âtıf, ceza hukukunun temel ilkelerine aykırı olarak Şapka Kanunu'ndan bir buçuk yıl önce yazdığı bir risaleden ötürü suçlanıp idam edildi."
Bu iddia, tarihî kayıtlara tamamen aykırı bir iftiradır. İstiklal Mahkemesi zabıtları ortada. İskilipli'nin idam gerekçesi şapka risalesi değildir, 'Türkiye Cumhuriyeti'nin Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nu tamamen veya kısmen tağyir'dir.

RİSALEDEN DOLAYI İDAM EDİLDİ

Dinciler bunu zabıtlardan alarak kayda geçirirler, birkaç sayfa sonra da fesat ağıtları yakmaya başlayarak meselenin esasını bilmeyen halkı şöyle kandırırlar: "Âtıf Hoca, Şapka Kanunu'ndan iki yol önce yazdığı bir risaleden dolayı idam edildi." Böylece İstiklal Mahkeme-leri'ne ve tabiî ki Atatürk'e saldırmak isterler.

MİLLİ MÜCADELEYE KARŞI ÇIKMIŞ ZAT

Belgelere dayalı gerçek şudur: İsikilipli'nin Şapka Risalesi'inden yargılandığı mahkeme Giresun İstiklal Mahkemesi'dir ve bu yargılamanın tarihi 16-18 Aralık 1925'tir. İskilipli, bu yargılama sonunda, Şapka Risalesi'nin, geçmiş bir tarihte yazıldığı ve binaenaleyh buna dayanılarak yeni kanun muvacehesinde suçlama yapılamayacağı gerekçesiyle beraat ettirilmiş ve mahkeme heyetiyle aynı gemide İstanbul'a dönmüştür. Ne var ki, hayatı bir yığın kanunsuzluk içinde, özellikle Millî Mücadele'ye karşı çıkışla geçmiş bu zât, başka suçları tespit edildiğinden yeniden derdest edilip bu kez, Ankara İstiklal Mahkemesi'ne sevk edilmiştir. Burada yargılanması 1926 yılı Ocak ayında başlamış ve Şubat ayı başlarında suçu sabit görülerek Ceza Kanunu'nun 55. maddesine uygun şekilde mahkûm edilmiştir.
İdam hükmü, 'Türkiye Cumhuriyeti'nin Teşkilat-i Esasiye Kanunu'nu tamamen veya kısmen tağyir gerekçesiyle verilmiştir. İskilipli, aynı suçtan hüküm giyen Babaeski müftüsü Ali Rıza Efendi ile birlikte 4 Şubat günü Ankara'da Meclis binası yakınlarındaki Karaoğlan Çarşısı'nda asılmıştır.

BUNLAR HANGİ DİNİN ADAMLARI?

Aynı kararla aynı gün idam edilen Babaeski Müftüsü Ali Rıza ile Âtıf Hoca'nın Millî Mücadele'de batı Anadolu'yu işgal etmiş olan Yunan ordusuna direnilmemesi için faaliyet gösterdikleri mahkemece belgelenmiştir. Müftü Ali Rıza'nın, Yunan işgaline karşı çıkanları şikâyet ederek cezalandırdığı da belgelenmiştir. Bu müftü, Millî Mücadele devam ederken vatana ihanet suçundan on yıl ceza yemiş, fakat genel aftan yararlanarak kurtulmuştu. Hoca Âtıf ise başında bulunduğu Teâlî-i İslam Cemiyeti'nin (ada bakın!) imkânlarını kullanarak İngiliz ve Yunan işgallerine karşı çıkılmaması için çalışmış, bu yolda hazırlattığı beyan-nameleri Türk köylerine dağıtmıştır. Mahkeme bunların tümünü belgelemiş ve hükmünü buna göre vermiştir.

Adamın, 'Şapka Risalesi' dışında suçları varsa ve bunlardan mahkûm olmuşsa, mahkeme ne yapsın! Ve Şapka Risalesi ne yapsın...

Yaşar Nuri Öztürk

10 Mayıs 2012

Tehlikeli Cehalet...



Ayın dünyadan uzaklığını bilmemek   'tehlikesiz cehalet'tir. Bunu bilmezseniz 'tehlikesi yoktur'.
Ama önünüzdeki çukuru göremezseniz, bu   'TEHLİKELİ CEHALET' olur.
Çukura düşer ve kurtarılmayı bekleyerek debelenirsiniz.
Belki birisi sesinizi duyar ve sizi  kurtarır. Ama artık siz kendinizi o'nun sizi kurtardığı duygusundan   kurtaramazsınız.
Eğer o çukurdan kendi gücünüzle   çıkabilirseniz özgüveniniz artar.
Bağımlılıkla bağımsızlık arasındaki fark kısaca budur.
Durumunuzu bilirseniz belki kendinize yardım edebilirsiniz.
Ama başkasının kolunda yürürken kendinizi   bağımsız sanırsanız, işte bu 'TEHLİKELİ CEHALET'tir.

Bugün Türkiye'yi bağımsız sanmak, bu nedenle tehlikeli cehalet'tir.
Gönlü Arap ülkelerinde, beyni Amerika'ya ipotekli, cebi uluslararası sermayeye çengelli bir siyasal iktidarla Türkiye bağımsız olamaz.

Atatürk Türkiye'si ile bugünkü ülkemiz arasındaki farkı görmemek, görüp de kabul etmemek, kabul edip de Atatürk'ü eleştirmek  'TEHLİKELİ CEHALET' tir.
Atatürk'ün büyük hedeflerinden birisi  'bilince yönelik çağdaş eğitim' idi.
"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" sözü o'nundur.

Bugünün siyasal iktidarı için geçerli eğitim hedefi bütünüyle değişmiştir.
Siyasal iktidarın eğitim hedefi, 'inanca yönelik sermayenin hizmetine uyarlı insan gücü yetiştirmektir. Din temelli toplumun eğitim amaçları her yolla devreye sokulmaktadır.
Bunu görmemek, görüp de kabul etmemek, kabul edip de bu durumu 'demokrasi sanmak' 'TEHLİKELİ CEHALET'tir.
   
Demokrasi, bütünüyle bir kurallar ve kurumlar politikasıdır.
Demokrasinin temeli laikliktir.
Laikliğin temeli dindar-dinsiz ayrımı yapmamaktır.
Laiklik olmazsa yurttaş eşitliği olmaz.
Yurttaş eşitliği olmazsa demokrasi olmaz.
Bunu bilip de bilmezden gelmek, bunu bilip de görmezden gelmek,
'TEHLİKELİ CEHALET' 'tir.

Neden 'TEHLİKELİ CEHALET' toplumların başına bela olur?
Çünkü toplumların bir bölümü bu durumdan büyük çıkarlar sağlar.
Geri kalan bir bölümü de küçük çıkarlarla yetinir.
Bir bölümü, ilerde kendisinin de çıkar sağlayacağını umar, bir bölümü durumu görür, toplumu uyarmaya çalışır, ama gücü yetmez.
İşte böyle durumlarda da felaket kapınızı çalmıştır ve gelmektedir.

Bu durumun en yaygın araçları kitle iletişim  araçlarıdır.
Televizyon en yaygın biçimde bu doğrultuda çalışmaktadır.
En izlenen saatler 'toplumu gerçek bilgilerden uzak tutmak' amacıyla kullanılmaktadır.
Ivır zıvır eğlencelikler, boş zevzeklikler, pırıltılı eğlencelikler hep bu amaçla hazırlanmaktadır.
Düşünmeye alışmamış beyinler de böylece oyalanıp gitmektedir.
Düşünen beyinlerin de bu durumu önlemeye gücü yetmemektedir. .

'TEHLİKELİ CEHALET', farkına varmadan bu tuzağın içine düşüp eğlenmektir.
Bunu bilip de bilmezden gelen, görüp de çıkar sağlayanlar, sonra da işte özgürlük budur' diyenlerse toplumun asıl belalarıdır.

Bilmemiz gereken budur.
Görmemiz gereken budur.
Anlamamız gereken budur.
Mücadelemiz de bu olmalıdır...

 
PROF. DR. ERDAL ATABEK  

22 Mart 2012

Menderes neden idam edildi?


(Bu yazıyı okuyun ve bu günü düşünün, çok şeyin farkında olacaksınız..)

Adnan Menderes İmralı Adası'nda 17 Eylül 1961'de sağlık muayenesini yapan doktor heyetinden sağlam raporu alındıktan sonra öğlen 13:21'de idam edildi.

Adnan Menderes neyle suçlanmıştı?

1- Örtülü ödenek paralarını zimmetine geçirmek,
2- 6-7 Eylül Olayları'na önceden haberi olduğu halde müdahale etmemek,( Azınlıkları tasfiye hareketi)
3- Kanuna aykırı olarak üniversite basmak ve halka ateş açtırtmak,
4- Bazı muhalefet milletvekillerinin ve muhalefet liderinin seyahat özgürlüğünü kısıtlamak,
5- Devlet radyosunu siyasi çıkarları için kullanmak,
6- Halkı Demokrat İzmir gazetesinin matbaasını tahrip etmeye teşvik etmek
7- Kırşehir'i (DP'ye oy vermediği için) haksız olarak ilçe yapmak,
8- Yargı bağımsızlığının ihlal etmek,
9- Tahkikat Komisyonu'nun kurulup olağanüstü yetkilerle donatmak,
10- CHP'nin mallarına "haksız" yere el koydurmak, Gibi nedenlerle.

Peki bunlar idam cezası için yeterli mi?

Bence hiçbir suçun cezası idam olamaz, idama tamamen karşıyım.
Fakat Menderes de idama karşı mıydı?

Elbette değil, 1951-1960 yılları arasında Menderes 43 kişinin idam kararına imza attı ve hepsi idam edildi.
İdamların en dramatik olanı ise, 14 Nisan 1955'te casusluk suçundan idam edilen Hayati Karaşahin'di.
İnfazı, Ankara Samanpazarı'nda halka açık olarak yapıldı.
Suçu neydi?
Rusya için casusluk yapmak.

Menderes'in başka suçları yok muydu?

Aslında Menderes'in suçları mahkemelerde gündeme gelmeyenlerdi.

ABD'nin tepkisinden çekinen Gürsel hükümeti aşağıdakileri hiç gündeme getirmedi.

1- 1951 yılında Menderes hükümeti Kore Savaşı'na (Yurt dışına asker göndermek ve/veya herhangi bir ülkeye savaş açmak onun görevi olmasına karşın, TBMM'den izin almadan) Amerika için asker gönderdi.
Amerikan çıkarları için bine yakın vatan evladı Kore'de yaşamını yitirdi, binlercesi yaralandı.

2- 1952'de (ABD ve)NATO'nun isteği üzerine komünizme karşı gayri-nizamı harp yapacak Seferberlik Tetkik Kurulu, daha sonraki adıyla Özel Harp Dairesi kurdu.

3- 1954 yılında Yabancılara petrol arama ve çıkarma izni verildi.

4- Tek parti döneminde kurulan bazı traktör ve basma fabrikaları Menderes döneminde özelleştirildi veya ekonomik olmadıkları için kapatıldı.
Nuri Demirağ tarafından kurulduktan sonra İsmet İnönü tarafından devletleştirme kapsamına alınan uçak ve uçak motoru fabrikaları,
Eskişehir tank fabrikası ve Kırıkkale silah fabrikası Menderes döneminde NATO standartlarına uymadıkları gerekçisiyle kapattı.

5- Cezayir kurtuluş savaşı sırasında Fransa'yı destekledi

6- 1954-1958 yılları arasında 238 gazeteci iktidara karşı yazılar yazmak suçundan mahkûm ettirdi.

7- "Tahkikat Komisyonu"nu kurdu. 15 DP milletvekilinden oluşan komisyon hem suçlama hem de yargılama hakkına sahipti.
Komisyon 5 kişiden fazla yan yana yürümeyi bile yasakladı.

8- İsmet İnönü'ye 12 oturum meclisten men cezası verildi.

9- Turan Emeksiz hükümete karşı İstanbul Üniversitesi'nde düzenlenen bir protesto mitinginde polisin açtığı ateş sonucu öldü.
Hüseyin Onur ise sol bacağı kesilerek kurtarıldı.

10- Hukuk'un üstünlüğünü savunan Yargıtay Başkanı Bedri Köker,Yargıtay Başsavcısı Rifat Alabay, Yargıtay 2. Başkanlarından Haydar Yücekök, Yargıtay Üyeleri Melahat Ruacan, Kamil Çoşkunoğlu, Faik Uras ve İlhan Dizdaroğlu 'görülen lüzum üzerine emekliye sevk edildiler.
Aslında Menderes hükümeti, ordu darbe yapacak gerekçesiyle daha 6 Haziran 1950'de, Genelkurmay Başkanı Nafiz Gürman olmak üzere bütün üst komuta kademesi dahil olmak üzere 15 general ve 150 albayı re'sen emekliye sevk etmişti.

1950-1960 DP hükümetinin kısa bir değerlendirmesini yapmaya çalıştım.

Başbakan Erdoğan, Menderes'in ölüm yıl dönümü ile ilgili olarak yaptığı konuşmayı Necip Fazıl'dan şiir okuyarak tamamladı.

Ben de Nazım Hikmet'tin bir şiiri ile yazımı tamamlıyorum.
O şiirde belki Menderes'in niçin idam edildiğini de bulabilirsiniz.

DİYET

Gözlerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki gözünüzle bakarsınız,
ki kurnaz,
iki hayın,
ve zeytini yağlı iki gözünüzle
Bakarsınız kürsüden Meclis'e kibirli kibirli ve topraklarına çiftliklerinizin ve çek defterinize.
Ellerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki elinizle okşarsınız,
iki tombul,
iki ak,
vıcık vıcık terli iki elinizle okşarsınız pomadalı saçlarınızı,
dövizlerinizi,
ve memelerini metreslerinizin.
İki bacağınızın ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı,
iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower'in,
ve bütün kaygınız iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri halkın tekmesinden korumaktır.
Benim gözlerimin ikisi de yok.
Benim ellerimin ikisi de yok.
Benim bacaklarımın ikisi de yok.
Ben yok'um.
Beni, Üniversiteli yedek subayı,
Kore'de harcadınız, Adnan Bey.
Elleriniz itti beni ölüme,
vıcık vıcık terli,
tombul elleriniz.
Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan ve ben al kan içinde ölürken çığlığımı duymamanız için kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip.
Ama ben peşinizdeyim, Adnan Bey,
ölüler otomobilden hızlı gider,
kör gözlerim,
kopuk ellerim,
kesik bacaklarımla peşinizdeyim.
Diyetimi istiyorum, Adnan Bey,
göze göz,
ele el, bacağa bacak,
diyetimi istiyorum,
alacağım da...

25 Haziran 1959

1 Şubat 2012

fatura



Yaşamda hiç bir şey bedava değildir, her şeyin bir faturası vardır, bir gün mutlaka, ama mutlaka bedelini ödersiniz, şöyle yada böyle, erken veya geç, ama ödersiniz.

Doktor bulamayıp, hastane kapısında ağlaşan köylüler, aslında yıllarca  şarlatanları  alkışlamanın  Faturasını  ödediklerini  nereden  bilecekler?
Değişik bir Faturadır bu, kimi zaman  gözyaşıdır.
İnsanlar dizlerine vurduklarında, yıllardır kötü tercihlerinin ve suskunluklarının faturasını ödediklerini bilmezler.

Fatura er-geç gelir.
Kimi zaman Fatura işsizliktir, kimi zaman açlık oluverir.
Kimi zaman gelmeyen ambulanstır.
Kimi zaman yarı fiyatına giden alın teri.
Kimi zaman ucuz ekmek fırınının önünde alaca karanlıkta beklemek olur Fatura.

Demokrasi bir fatura sistemidir.

Fatura öyle eve gelmez. Oy verdiğiniz, alkışladığınız, zıpladığınız o sahtekar politikacılar yüzünden  şahsınıza tahakkuk eden miktar şu kadardır diye kağıt koymazlar önünüze.

Ama  Fatura  gelir.

Bir gün emekli maaşı kuyruğunda beklemekten ayaklarınız ağrıdığında, işte o Fatura dır.
İş bulamayan çocuğunuz sızlandığında, Fatura seni boşuna mı okuttum? diye bir acı cümle olmuştur.
Kimi zaman Fatura  akmayan su, kesilen elektriktir.
Kimi zaman çirkin-kirli-havasız-pis-beton yığını bir kentte yaşama  mahkûmiyeti.                
Fatura  mutlaka  gelir.
Size  ' Öde  '  demezler.  Kendiniz  ödersiniz.
                
Unutmamalısınız: O acılar, o göz yaşları, o mutsuzluk, o kahır, o iç çekmeler, o çıkmaz, o umutsuzluk, birer Faturadır.

Ve bir gün; bir yabancı havaalanında, ya bir turistik kıyı kentinde, ya da ayaklarınızı uzatıp izlediğiniz televizyonda, size laik-çağdaş-özgür bir ülkenin vatandaşı gibi değil, bir İran mollası, bir Suudi Arap'ı, bir kimliksiz üçüncü dünya ülkesi vatandaşı gibi davranırlarsa ve yüreğinizde bir acı hissederseniz.

Bu günlerin  Faturasıdır.

Faturasız olmaz, yaşamda hiçbir şey  bedava  değildir.

İnanmayanlar  görüyorlar ama, farkında değildirler, bazen, okulda, lisede, üniversitede, kursta dalga geçmek, evde boş zaman geçirmek, tembellik etmek, oyun oynamak, film seyretmek tatlı gelir.
Ama unutmamak lazım;  arkadan ve gecikmeden  Fatura da gelir.
Üniversiteye giremeyerek, kötü bir yer kazanarak, iyi bir iş bulamayarak, daha az  para  kazanarak,  kötü bir işte çalışmak zorunda kalarak ve daha  niceleri.

İşte, bunların hepsi  Fatura dır.

Farkında olmadan ödersiniz, göz yaşlarınız akar, ama  içinize  akar, Fatura kesilmiştir, geri dönüş yoktur.
Siz daha alt bir sınıf, daha az bir kazanç, daha zor işler yapmanın  Faturasını  ödersiniz.
Belki de yaşam boyu böyle kalır, ama ne var ki, tercih sizin, kimsenin yapacağı bir şey yoktur. Akılsızlığın Faturasını gönüllü ödemeyi siz istediniz, göz yaşlarınız içinize akar, akar, akar,  durmadan akar, ama sesinizi artık kimse duymaz.

Anneniz, babanız, kardeşiniz, akrabalarınız bile.

Tren kaçmıştır, Fatura kesilmiştir. Size, eze eze ödetirler. Hem de  bazen yaşam boyu...

20 Ocak 2012

Neresi batıyor?.



Gel kardeşim, şöyle geç.

Söyle bakalım, Atatürk milliyetçiliğine niye karşısın? Neresi sana batıyor? Neresi seni rahatsız ediyor da gazetelerin bilgi ağı anketine ilgi duymuş, zamanını vermiş, katılmış ve yanıtlamışsın sorularını.
Atatürk ilkeleri kalksın diye işaretlemişsin sözde, bu anketi yapan haramilere inanırsak. Hem de değil değiştirmek, değiştirilmesinin teklif bile edilemeyeceği yasayla belirtilen, Anayasa’nın ilgili maddesini oylatmışlar sana. Sen de kendinde anayasayı çiğnemeye nasıl bir hak buldunsa bulmuşsun ve suç olan bu eyleme katılmışsın.

Şimdi söyle bakalım, meraktan çatlayacağım:

Niye kalksın Atatürk milliyetçiliktir?... De bakalım akıllı akıllı.... Nedir derdin?
“Ben dışlanıyorum. Ben Kürdüm.”
“Ben yenilikçiyim. Statükoya karşıyım. Herkese özgürlük.”
Ya öyle mi? Ya sen tarihten ders almamışsın, ya da tarih nedir bilmiyorsun! Atatürk kimdir öğrenmemişsin!..

Atatürk milliyetçiliktir ırkçı değil ki dışlanasın!

Irkçılığa karşı bir milliyetçiliktir bu. Özü, Atatürk’ün ünlü sözüdür. Atatürk, Onuncu Yıl Söylevi’nde bu sözü son söz olarak Meclis’te okumuştur. Bu söylevinde on yedi kez Türk Milleti demiştir. Sesli kaydı da vardır.



“Ne mutlu Türküm Diyene! Bu söz açıklar Atatürk milliyetçiliğini. Bak gözünü aç, kulağını aç, varsa , sattırmadınsa birilerine aklını, aklını kullan ve bir kez daha oku bakalım:

“Ne mutlu Türküm diyene!”

İsterse Türk olmakla övün, senin bileceğin iştir. İsterse Türküm demekle övün, Türk Milleti’nden olmak sana övünç versin.
İkisi de aynı kapıya çıkar. Bir millete ait olmak. Senin ırkını, soyunu sopunu, kökenini sorgulamıyorlar burada. Milletine, milletim dedin mi tamam.

Milleti de Atatürk tarif etmiş:

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”

Ne deniyor bak:

Türkiye Cumhuriyetini kuran…

Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına…

Kimsenin ırkı sorulmuyor , kurucu musun, o soruluyor. Çorbada tuzun var mı? Emeğin, canın kanın var mı? Aynı geçmişten mi geliyoruz, ortak geçmişten? Geleceğin, acın, sevincin aynı mı?
Senin ataların Türkiye Cumhuriyetini kurdu mu? Omuz omuza verdiler mi Türkiye halkıyla, cephelerde saldırganlara karşı savaştılar mı? Yayılmacıları, işgalcileri birlikte mi kovaladınız? Birlikte mi yere düşüp şehitlik katına yükseldiniz? Gazi oldunuz mu, sakat kaldınız mı savaşırken düşmana karşı? Tam bağımsız bir ülke kurduk mu beraber? Vatandaşlık bağıyla bağlı mısınız vatana?
Azınlıklar dışında, millet olarak bütün vatandaşlar aynı haklara mı sahipsiniz ?

Eğitim, sağlık, iş, çalışma, askerlik, vergi, sosyal haklar konularında, adalet karşısında eşit misiniz ?
Sizi sorgulayan oldu mu sen şusun, sen busun dendi mi en üst mevkilere yükselirken?

Cumhurbaşkanı oldunuz mu hem de kaç kez? Bakan, milletvekili, asker, polis, öğretmen, memur? General, ordu komutanı?

Okullar açık mı sana ayrımsız? İş, meslek seçimin sana mı kalmış? Karışanın var mı gezmene, oraya buraya gitmene, yerleşmene, taşınmana… Ananın dilini konuşmana karışan var mı? Bunun için kurslar açmana izin vermeyen var mı? Kurslara katılmana engel olan? Şarkını dinlemene karışan?

 Üniversite’de kürsün bile var.

Peki neresinden rahatsızsınız, Atatürk milliyetçiliğinin? Neresi batıyor? Neresi diken? Hı?

“Ben Kürdüm.” “ Ben falanım.” “Ben yenilikçiyim(!). Ben ABD’den güdülen Taraf’lıyım.”

Eee… Sonra?

“Ben ayrı eğitim, ayrı yargı istiyorum. Ayrı vergi … pardon vergi vermemek istiyorum… Ayrı bayrak, ayrı idare istiyorum.

Bu yüzden Anayasa’daki Atatürk ilkelerine karşıyım. “

Tamam beyni yıkanmışım, beyni satın alınmışım veya Atatürk Cumhuriyeti’ne düşmanlıktan gözü dönmüşüm! Kusura bakma bunu söyleyen sana ve bunu söyleten satılmışlara kardeşim diyemeyeceğim. Aynı karından doğan bunu etmez karındaşına.

Dün Ankara’ da, Meclis’te, Kırgızistan Cumhurbaşkanı Atambayev ne demiş bak:

“Geçmişe tabanca ile ateş edersen, gelecek sana top ile ateş eder.”

Sonra yine demiş ki:

“Türkiye, Kırgızlar için gökyüzünde uzakta parlayan bir yıldızdır. Gökyüzü kapalı olsa bile bulutların arkasında bir yıldızın parladığını biliyoruz.”

Gel, satılmışlara, iş birlikçilere, vatan hainlerine uyma. Bu yıldızın önünü karartma! Kendi kuyunu kazma! Milletine sahip çık… Yayılmacıların oyununa gelme…

Sen bunları istedin, bu istediklerin eksiksiz verildi diyelim, olur a… Kurt dumanlı havayı severmiş. Maşallah dağların dumanı ovaya inmiş. Ortam tam kurtların sevdiği puslu hava...

Diyelim Atatürk milletçiliği kalktı. Irka göre düzenlendik:

Kaç ırk yaşıyor memleketimizde? En az 72 ırk var deniyor. Kısa hesap biz kırk diyelim. Kırk ırka bölündük. Kırk dilcik yumurtladık. Seni, senin yetersiz yerel dilciğinle baş başa bırakırlar mı?

Koskoca Türk Dili bile, yeryüzünde neredeyse yarım milyardan fazla kişinin konuştuğu Türkçe, Türkiye’de İngilizceye yenik. Ağzı burnu kulağı koparılıyor.

Seni ham yapmazlar mı?

Bir iki yıl içinde gâvurun dilini boğazına sokmazlar mı? Altı üstünden zengin olan bu topraklar, bu sular, bu madenler, bu yer, bu göğü sana bırakırlar mı? Gözleri fıldır fıldır dönen İsrail siyonisti neden gelip Urfa’da, Mardin’de, Batman’da kadınlarını doğurtuyor yıllardır? Neden buralara Yahudi ırkına vaat edilmiş topraklar adını takmış bunlar?
Senin karagözün için mi silah veriyorlar dağa çıkan caniye? Eline mayın veriyorlar, bomba veriyorlar…
İsviçre bankaları kasalarını açıyor, besliyorlar, bakıyorlar, salıyorlar askerinin üstüne. Neden?

Hem senin kanını iliğini emen, seni insan yerine saymayan toprak ağalarına karşı tek sözün, tek bir dileğin de yok!

Tuhaf değil mi sence?
Sen onların gözünde köle değil misin? Ayaklarına yüz süren…

Onlar ne olacak? Onların altında marabalığa ikinci sınıf insan olmaya razısın demek?

Ne iş, ne aş, ne okul, ne daha iyi bir yaşam istiyorsun. Profesörlerin bile anlamayacağı ince konularda ise bülbül kesilmişsin.

Peki, bu toprakların altında yatan vatan için can verenler ne olacak?

Bu vatanın her karış toprağının altında sıra sıra yatan şehitlerimiz, vatan için can verenler, onlar ne olacak?
Ne için can verdiler?
Senin kandırılarak, tuzağa düşürülerek, vatanını, eli gözü, yüreği kanlı yayılmacılara tekrar peşkeş çekmen için mi onlar canlarını verdiler vatanları uğruna?
Sen yurdunu, vatanını, milletini hiç mi sevmiyorsun?
Türk yurdu kutsaldır.Vatan sevgisi Atatürk milliyetçiğinin en önemli öğesidir.

Atatürk demiştir ki:

“Vatanımız, Türk Milleti’nin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını sürdüren eserleri ile bugünkü yurttur. Vatan hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez bir bütündür.”

Atatürk milliyetçiğinin temeli, senin örfünden, geleneğinden hiç bir şey kaybetmeden manevi değerlerini koruman üzerinedir.
Bunun nesi kötü söyler misin? Bu seni yaşatan suyun, havan değil mi?

Atatürk’e göre, Türkiye halkı, birbiriyle kaynaşmış, ortak bir geçmişe sahip, ülküsü, gelecekte birlikte yaşama arzusu olan bir topluluk olarak, Türk Milleti’ni oluşturur.

“Kendisini Türk sayan, Türk Milleti olmanın onurunu taşıyan herkes Türk’tür. Bu millet bilinci bizi millî davalarda bir arada tutar, ayrıştırmaz, kaynaştırır. Güçlendirir, büyütür.”

Şimdi anladın mı bizi neden ayrıştırmak istiyorlar?
Senin beynine neden giriyorlar?
Neden Atatürk milliyetçiliktir baş düşmanıdır bunların?
Neden?
Anladın mı çocuk?

Hem seni bu topraklarda rahat mı bırakacaklar sanıyorsun? İsrail, Amerika hele hele İngiliz?.. Ermenistan devleti ertesi gün buralar benim deyip her yerini kendi tapusuna geçirmeyecek mi? Senin karnına basacak, karnını eskiden yaptığı gibi deşecek, kalene kendi bayrağını dikmeyecek mi? İsrail gözünün yağını bile yiyecektir…
Onların gözlerinde bir bit kadar değerin olmayacaktır. Arap’a yaptıklarının bin beterini göreceksin!..
Bütün bunları bilerek istiyorsan, Atatürk ilkeleri kaldırılsın, devletin dili Türkçedir denmesin diyorsan, gerçekten bunları bilerek bilinçli istiyorsan söyle bakalım :

Ey benim saf toriğim!
Veya,
Ey benim hinoğlu hinim!

Eloğluna yamanmışım, satılmışım, kandırılmışım, söyle bakalım:

Milletimiz binlerce yıldır etle tırnak gibi kaynaşmış. Eski Yugoslavya değiliz ki eyalet sınırlarından bölünelim! Eyaletlerde yaşayan belli halklarımız yok ki şuradan şuraya çizgiler çekelim...
İstanbul’da da karışmışız. İzmir’de de… Mersin’de de. Antep’te de... Dağda da belde de… Düzde de tepede de…

Nasıl ayıracaksın burası benim, burası senin diye?

Sen bunu dediğin an İstanbul’da Bizans hortlatılacak. Misyonerlere açtırılan 40 bin ev kilisesi, bilmem ne kadar çanlı kilise kırk katına çıkacak. Çanlar çalacak camilerinde belki artık kim bilir?..

Kimi okullarında diz çöktürülüp dersler ”elif be” diye okunacak, kimi okullarında kırk bir çeşit yerel ağız… Hepsinin ortak dili ise İngilizce olacak. Seni hiç ilgilendirmeyen, komşun, akraban, soydaşın, yoldaşın olmayan bir toplumun dili gelecek boğazını tutacak.

Sonra sen ben kavgası başlayacak bizi birleştiren, bizi millet yapan, bir ulus olarak bir arada yaşatan , tutkalımız, mayamız olan Türkçe giderse, Türk Milleti giderse…

Atatürk milliyetçiliği giderse işte başına bunlar gelecek…

Razı mısın?

Gördün mü bak bakakaldın!

Öyleyse “Günaydın!”...