29 Mart 2011

Sakıncasız...


Uğur Mumcu’nun 27 yıl önce yazdığı “Sakıncasız” adlı oyunu dün İzmir de izleyiciyle buluştu,Oyuna Silivri Cezaevi’nden gönderdikleri mektup ile Mustafa Babay ve Tuncay Özkan da dahil oldu.

Oyunun baş karakteri “dönek” gazeteci Güven İnan’a gönderdikleri mektupla,kalemini ve insanlığını satanlara ekmeğini yedikleri bu topraklara ihanet içinde olanlara ince mesajlar vardı.

"Sevgili Güven İnan kardeşim” diye başlayan mektubun devamı şöyle:


“Her şeye rağmen sana “kardeşim” diye seslenmek geldi içimizden. İki nedenle; birincisi düşmanlık bize yakışmaz, ikincisi sana öfkelenecek, kızacak kadar değer vermek fazla olur. Bu mektubu açacak cesaretin kaldı mı; onu da bilemiyoruz. Çünkü insan cesaretini yitirdi mi bunun azı çoğu olmaz. Baştaki ‘C’ harfi düşer, arta kalanı sen çok iyi bilirsin, biz bilmeyiz. Bedenlerimiz hücrelere kapatılabilir ama beynimiz hiçbir zaman tatmadı o duyguyu, tatmayacak da.

Sevgili Güven,

Daha ilk döneklik işaretleri vermeye başladığında seni uyarmaya çalışmıştık. ‘Aman ilkelerinden ödün verme, kalemini satma, bu işler böyle başlar’ demiştik. Sen de ‘bir iki konuda farklı düşündük diye hemen dönek damgası vurmaya kalkmayın; hem bir kere dönmekten bir şey çıkmaz’ demiştin. Bak nerelere geldin. Sonunda kalemini de özelleştirdin. İsteyene mevsimlik kiraya veriyorsun. Bu seferki kiracıların biraz zorlu görünüyor.

Her neyse… İnsan herkesten kaçar ama kendinden kaçamaz. Umarım bir gün kendinle gerçekten yüzleşirsin. Bunda ne ölçüde başarılı olursun bilemiyoruz. Çünkü yüzleşmek için de yüz gerek. Eğer birazcık kaldıysa yapabilirsin, hatta bu mektubu açabilirsin.

Hiç kalmadıysa…

Diyeceğimiz ne olabilir ki!

Seni zaman zaman ekranda görüyoruz. O, fikirleri kendine aitmiş gibi söylemeye çalışman eskisi gibi eğlendirmiyor da. Hüzünlendiriyor.

Dur, hemen, ‘demek ki hala etkiliyim’ diye kendine pay çıkarma. Hüznümüz, ülkemizin geldiği noktanın ekrana yansımasından.

Hani mesleğin ilk yıllarında senin de olmak istediğin Uğur Mumcu’nun sık kullandığı bir söz vardı; korkak bin kez ölür, cesur bir kez. Senin yüzüne bakıp günde kaç kez öldüğünü tahmin etmek zor değil.

Bizi sorarsan tek tek hücrelerdeyiz. Hücrenin en geniş yeri 10 karış! Penceresinde, her biri 10’ar santimetrekarelik 80 demir parmaklık var. Oradan başımızı kaldırıp baktık mı, gökyüzünü görüyoruz. Hücremizin yüksekliği işte o kadar. Başımız hep dik olduğu için de gökyüzü hep karşımızda! O, bizim ufkumuzu ve gelecek umutlarımızı da tarif ediyor. Şunu çok iyi biliyoruz ki bugünlerden yarınlara bir direnenler, bir de direnenlere gönül verenler kalacak.

Sevgili Güven,

Şu anda tam olarak nereye doğru döndüğünü bilmediğimiz için etrafında kim olduğunu bilmiyoruz, yine de bizden selam söyle! Bizim gerçek anlamda bulunduğumuz yeri merak ediyorsan, bu mektubun okunduğu yere gel, tam karşıya bak! Yüzlerce aydınlık yüzlü insanı göreceksin! İşte, onların göğüslerinin sol kısmının hemen altındayız. Orası özgürlüktür bize… Gelecek güzel günlere olan sarsılmaz inancımızla

Selamlar, Sevgiler…

TUNCAY ÖZKAN-MUSTAFA BALBAY

18 Mart 2011

İnsan olarak doğduğunuzu hatırlayıp biraz olsun utanırsınız belki...


Senin adalet anlayışını,kendine müslümanım diyen hangi insan evladı vicdanına sığdırıyorsa beri gelsin, bu nasıl bir düzendir,bu nasıl bir hesaptır ki,Devleti soyanlar dışarıda elini kolunu sallaya sallaya geziyor , Devleti canı pahasına koruyanlar zindanlarda çürüyor,bu nasıl bir adalet ki Vatan hainliği yapan gazeteci ve yazarlar ödüllendiriliyor,kalemini satmayan Vatanseverler zindana tıkılıyor,bu nasıl bir öç alma duygusudur ki Ülkesini seven gerçek bilim insanlarının ayakları prangalı,üniversiteleri teslim aldı imamdan bozma cemaatin artıkları..

Deniz feneri soyguncularını serbestçe dolaştırıp ,ihale üstüne ihale verirken hangi kıbleye dönüp namaza durabiliyorsunuz siz zindanlarda,hücrelerde çürüttüğünüz bedenlerin,aydınlık beyinlerin,cesur yüreklerin hesabı sorulmayacak mı sanıyorsunuz bu Millet ilk cehennemi burada yaşatacak size,yukarıdakini ise sizler düşünün gayrı..

Evet ergenekon hancısı,kaynattığın kazan senide içine alır unutma,senaryoda oynadığın rolün sonu çok kötü bitecek bunu sakın aklından çıkartma,hiç biriniz asla masum değilsiniz, o korkuyu tadacak,o acıyı yaşayacaksınız, bir ülke bağırsaklarını nasıl temizlermiş asıl o zaman anlayacaksınız..

Bu ülkenin komutanlarına,Vatansever gazetecilerine ve aydınlarına vatan haini demek cüretin de bulunanların geçmişine bakarım ben,soyuna supuna bakarım,kime hizmet ettiğine,kimin eteğini öptüğüne bakarım. Bedevi çadırların da gerdan kırıp diz çökenler kahraman komutan "Engin alan'ın" dik duruşunu nereden anlayacaklar, cümlenizin kapasitesi bunu anlamaya yetmez kendinize bir bakın, iyi bakın,en büyüğünüzden en küçüğüne tümünüz bir tane "haberal" eder mi? onlarca yandaş paçavra gazetede köşe tutan satılık kalemler,topunuzun yüreği Balbayın yüreğine yeter mi?

Allahtan korkmadığınız belli,bellide insan olarak doğduğunuzu hatırlayıp biraz olsun utanırsınız belki diye geçiyor içimden...


Tufan genç

9 Mart 2011

Bu Toryum ihya eder tüm ülkeyi ama..

Savunma sanayiinde önemli buluşlara imza atan aselsan'nın genç mühendisleri,Cudi dağındaki petrol yataklarını tespit eden petrol mühendisleri ve Isparta da düşen! (düşürülen!) uçakta ki bilim insanlarımız neden öldürüldü acaba?

Türkiye`nin üzerinde oynanan oyunların hepsinin nedeni o! İşte Türkiye`nin serveti..Toryum..Siyasilerin gizli pazarlıkları,bu güç savaşları,Ülke zenginliklerinin el altından satılması ve her şeyin halktan saklanması..

Isparta`da uçağın da Toryum nedeniyle düşürüldüğü iddia ediliyor tesadüf eseri hayatını kaybeden ekipten bir kişinin o uçağa binmeyerek kurtulduğunu,ancak onunda Uludağ`da saldırıya uğraması ne kadar manidar değil mi? Ajanlarla kaynıyor ülkenin içi,ordunun yıpratılması,hukukun ele geçirilmesi hangi pis oyunlara zemin hazırlıyor acaba?

Peki bu kadar tartışılan Toryum nedir? İşte ayrıntılar;

TORYUM

Türkiye, Bor zenginliğinin ardından şimdi de ondan binlerce kat daha değerli yeni bir maden ile gündemde. Adı Toryum, dünyanın en temiz ve güvenilir enerji kaynağı... Türk toprakları dünya Toryum yataklarının yüzde 65`ine sahip...

Ekonomik krizin ağır faturasını ödemeye çalışan Türkiye, dünyanın en değerli maden yataklarının üzerinde oturuyor. En güvenli ve temiz enerji kaynağı olarak bilinen Toryum rezervleri açısından Türkiye`nin tek başına lider ülke olduğu ortaya çıktı.

REZERVİN ÇOĞU TÜRKİYE`DE

TÜBİTAK ve MTA tarafından son beş yıl içerisinde yapılan araştırmalarda, dünya Toryum rezervlerinin yüzde 65`inin Türkiye`de olduğu belirlendi. Toryum, saflaştırıldığında alüminyum, çelik görünümünde bir element. Toprakta toryum oksit halinde bulunuyor.

Dünya rezervlerinin yarıdan fazlası Türkiye`de, Batı Anadolu`da bulunuyor. Eskişehir, Sivrihisar, Beypazarı ve Kızılcaören yörelerindeki Toryum yataklarının rezerv çalışmaları ise henüz tamamlanmadı. Uzmanlar, bu konuda daha önce yapılan araştırmaların önümüzdeki yıllarda devam edebilmesi için hükümetin bütçeden kaynak ayırması gerektiğini belirtiyor.

TÜRKİYE`DE 800 BİN TON

Dünya rezervleri ne kadar? Bu stratejik maden Avustralya`da 300 bin ton, Hindistan`da 290 bin ton, Norveç`te 170 bin ton, ABD`de 160 bin ton, Kanada`da 100 bin ton, Güney Afrika`da 35 bin ton, Brezilya`da 16 bin ton. Neredeyse bütün dünyada toplam 1071 bin ton, Türkiye`de ise 800 bin ton...

DEĞERİ 120 TRİLYON DOLAR

Uzmanlar, Türkiye`deki toryum rezervlerinin değerinin 120 trilyon doları bulduğunu belirterek önümüzdeki 15 yıl içerisinde Toryum yakıtlı nükleer tesisler kurulabileceğini, teknik imkanlar geliştikçe bu yeni yakıtın hayatın her alanında kullanılabileceğini belirtiyorlar.

Sonsuza dek enerji...

Türkiye`nin toryum yataklarından elde edilecek enerjinin bütün dünyanın elektrik ihtiyacını 450 yıl, Türkiye`nin ise ebediyyen karşılayabileceğini belirten uzmanlar halen bu maddenin nükleer füze yakıtları ile uydu fırlatmada kullanılan füzelerin yakıtlarında kullanıldığını ifade ettiler.

TÜRKİYE SERVETİN ÜZERİNDE OTURUYOR

Uzmanlara göre, Türkiye büyük bir servetin üzerinde oturuyor, küçük bir bilimsel yatırımla toryumla enerji üretme alanının dünya devleri arasına girebilir. Toryum`un kesinlikle patlama tehlikesi bulunmuyor. Çernobil benzeri bir felaketin tekrarlanması mümkün değil.

Şimdi bir düşünün üzerimizde oynanan oyunları,iktidarın yer altı zenginliklerini nasıl ve kimlere peşkeş çektiğini,geleceğimizi çocuklarımızın istikbalini ve ülkemizin varlığının nasıl tehlikeye atıldığını düşünün,para güç'tür ve kimse iç'te ve dış'ta bizlerin bu güce erişmemizi istemiyor,çok sinsi planlar içerisinde,haince sırtımızdan hançerleniyoruz...

28 Şubat 2011

Başın öne eğilmesin Bekir Çoşkun!

Son günlerde bir tuhafım. Sessizlik, dinginlik arayışındayım. Ya bir seyahat ya da içine dalabileceğim 'tatlı' bir romana ihtiyaç duymaktayım.
Bu düşüncelerle girdiğim kitapçıdan elimde Bekir Coşkun'un 'Başın Öne Eğilmesin'i ile çıktım.
Tuhaflığıma tuhaflık, üzüntüme üzüntü, endişelerime endişe kattı Bekir Coşkun'un yeni kitabı.
Ama sıkıntıdan kaçmak, görmezden gelmek, geçiştirmek yerine üzerine gitmek, korkmamak için cesaretlendirdi beni.
Bekir Coşkun ne mi yazmış?
Hepimizin gözleri önünde yaşadıklarını.
Hürriyet'ten 'ayrılış' ve Habertürk'ten 'kovuluş' öyküsünü.
Bizlerin 'vah vah' demekle yetindiğimiz ve hemen unuttuğumuz aslında hepimizin birinci dereceden meselesi olan o sıkıntılı günleri yazmış.
Yaşadıklarını arka arkaya sıralayınca daha da vurucu, can acıtıcı olmuş.
Bilip bilmezlikten geldiğimiz görüp hemen unutmaya çalıştığımız konuları gözümüzün, içine sokmuş.
Ve bunu yaparken de sert bir dil kullanmamış.
Yaşananlar o kadar sert ki zaten ancak yumuşak bir dille okunabilir.
Arkadaşlığın, dostluğun, insanlığın gazetecilikten önde olduğunu da anlatmış.
Arkadaşı Emin Çölaşan'la nasıl bir kader birliği içinde olduğunu da serpiştirmiş yazısına.
İnsan özenmeden yapamıyor.
'Kovulmuş', incinmiş ama birçoğumuzdan daha şerefli ve haysiyetli kalmayı başarabilmiş.
Kimseyi satmadan, geçmişinden ödün vermeden yola devam edebilmiş.
Ben daha fazla Bekir Coşkun'un kitabını anlatmayayım, siz bir tane 'Başın Öne Eğilmesin' alın, okuyun hatta okutturun.

Özrü borc bilirim
Dedim ya Bekir Çoşkun'un kitabı beni gerçekten altüst etti.
Kendimi sorgulattı.
Bu kadar zor günler geçirsem arkadaşlıklarıma ve arkadaşlarıma sahip çıkabilir miyim?
Kendi 'kelle'mi, menfaatlerimi düşünmeden 'mimlenmiş' dostumun elinden tutmaya devam edebilir miyim?
Emin Çölaşan ve Bekir Coşkun zor bir işi başarıp sağlam adamlar olarak devam etmişler yollarına, helal olsun...
Bir diğer yandan Bekir Coşkun'un kitabında sık sık adını kullandığı, referans gösterdiği bir internet sitesi var; odatv.com.
Her gün, özelliklede 'hareketli' günlerde mutlaka takip ettiğim bir site.
Aynı zamanda yakın arkadaşımın yönetiminde, beğendiğim bir ekibin ortaya çıkarttığı iyi bir haber sitesi.
Bir gün bile adını anmadığım, yazılarıma konu etmekten itinayla kaçındığım, destek değil aksine çoğu zaman köstek olduğum bir haber sitesi.
Neden mi?
Korkudan.
'Arkadaşlarını kayırıyor', 'Bunlar çete', 'birbirlerinin goygoycusu' demesinler diye...
Bekir Coşkun ise salt bir okur olarak tebriklere boğuyor siteyi.
Ben ise korkakça, sadece onların yüzüne karşı övebiliyorum, mümkünse kimse duymadan..
Dedim ya bu kitap silkeledi beni.
Ve bu silkelenme sonucu inandığım ve beğendiğim bir işin, arkadaşın elinden tutup yürümeye korktuğum için tüm odatv ekibine özrü borç biliyorum.

Tuğçe tatari (Akşam gazetesi)

24 Ocak 2011

BU “KÜÇÜK DAĞ YARATICILARI” NEREDEN ÇIKTI..

Özgürlük, aşk, cesaret, heyecan, isyan, bilim, akılcılık, kabullenmemek, coşku, kuşku, sorgulamak, boyun eğmemek, mutluluk, enerji, başına buyrukluk, hesap vermemek, hesap sormak, umut, arzu, düşünmek, düşünmemek, sevişmek, yaratmak, yıkmak, yapmak, bozmak, koşmak, yarışmak, paylaşmak, ayrışmak, kavga, barış, romantizm, hümanizm…


Gençlik her şeydir.
En gamsız avareliklerden en diri uyanışlara yelpazelenen bir titreşimdir.
Yalnızlıklarda ve kalabalıklarda sürekli bir devinimin devrimcisidir genç.
En kötü koşullarda ve haksızlıklar hangi boyutlarda olursa olsun asla pes etmemek…
Geleceksizlik kaygısını ışıltılı gelecek gemileriyle yarıp yarınlara açılmaktır.
Ruhu kararmışların içini röntgen filmi gibi görmektir gençlik.
Dogmaya, diktaya, faşizme, körü körüne inanmaya, itaat etmeye başkaldırmaktır.
Bütün bu nitelikleri bünyesinde barındıran başka güzellikler de var; “Bilim”, “Sanat” ve “çağdaş kadın.”

İnsanları korkutabilir…
Mazlumları tutsak eder…
Orduları sindirebilirsiniz…
Ama hala sesinizin yankılanmayacağı alanlar var.
Gerçek yurtseverleri, gençliği , aydınlığın kadınlarını, bilim insanlarını asla eğip bükemezsiniz.
Sanata, sanat eserine sözünüz geçmez.
Çağdaş bilim ve sanatla aydınlanmış… Evrensel sınırsızlıklarının ayırdına varmış insanlar koyun muamelesi görmeyi kabul etmezler. Asabi çobanlar gibi, o insanları azarlayamazsınız. Hiç kimseyi azarlayamazsınız! İnsanların yaşam alanlarının daraltılmak istenmesi, ruhunu tümden teslim etmemiş toplumlarda bir kimyasal reaksiyon başlatır.

Sindirmeye yönelik taktikler rüzgarda açılmış şemsiye gibi ters dönüverir.
Sizin için şaşkınlık verici olsa da, bazı insanları rüşvetle satın alamazsınız. Yollarına trilyonlar dökseniz, yine de susmazlar, zorbaya boyun eğmezler.
Tarih boyunca, genç özgürlüklerin soluk aldığı platformlar, bilim ve sanat mabetleri düzen tilkilerinin kabusu olmuştur. Göstermelik seremoniler dışında, operada, balede, tiyatroda, izlerini pek bulamazsınız.
Gençlik… Ruhtaki gençlik ve sanat, dün, bugün ve yarındır.
Tüketilen senelerden çok, üretilen yılların zamansızlığında “daima”dır.
Sonsuza kadar genç kalacak olan yüce kurtarıcı bunu biliyordu.
Ülkenin üzerine çökecek karanlığı bir asır önceden gördü de, yedi düvelden ve yobaz takımının kucağından kurtarıp aldığı genç Türkiye Cumhuriyetini gençlere emanet etti.
Atatürk’ün gençliği, köle olmayı reddeden kadınlar, sanat ve bilim… Hepsi de aykırıdır, muhaliftir.
Sanatsız, resimsiz, heykelsiz, bilimsiz… Yaşamadan yaşlanmışların tek tip dünyasına korkusuzca başkaldıran bu kare as ülkeyi aydınlığa uçuracak son umudun kanatlarıdır.

Gençliklerini, hurafelere, diz çökmeye, boyun eğmeye, korkulara kurban etmiş olanlar bu güzelliklerin nasıl bir kainat olduğunu anlayamaz, derinliklerini tahayyül bile edemezler.

Asla kendilerine benzetemeyecekleri, vesayet altına alamayacakları aydınlıktan korkarlar.
“Anlamak” onlar için, gittikleri yöne ters istikamette uzak bir ülkedir…
Sanat eserlerine, genç yüreklere ulaşmak, genç beyinleri dinlemek yerine, suçlarlar, kulp takarlar, yaftalarlar.
Özünde, ihtiyar geçen gençliklerinin hıncı ve bu hiç bilmedikleri ışıltıdan duydukları rahatsızlık vardır.
İnceliklerden kalınlıklara doğru bir seyahat yaşanıyor.
Çağın özeti budur.
Birileri, karşılarına çıkanları karalayarak, kara deliklerini ülkenin içinden geçip cüceye döneceği ebatlarda büyüttüler…
Bütün değerlerin ve kavramların içini boşaltarak geleceği karanlığa boyayanlar, belki de dünyanın en büyük ironisi olarak; Hak, hukuk, çok renklilik, çok seslilik, özgürlük ve demokrasi türküleriyle çağdan geriye doğru uzaklaşıyorlar.
Trajikomik olan ise, evrensel değerlere sahip beyinlerin sanal hürriyet ve eşitlik masallarıyla, cahil halkla birlikte uyutulabilmesidir.
İnsanların ve devletlerin defolu ruh hali sağlığa kavuşup gerçek anlamda evrensel insan doğmadıkça, özgürlük, barış, demokrasi, eşitlik gibi kavramlar hayal alemlerinin safiyane ütopyası olarak kalacaktır.
İnsanı ve insan sevgisini merkeze alınca, dünyanın bütün kötü niyetlerden, arınıvereceğini, “Imagine” şarkısı eşliğinde, sınırların, bayrakların kalkacağını, küreselleşme ve AB poşetine girmiş emperyalizmin sona ereceğini… Paranoyalardan(!) kurtulunca, şeriatçıların demokrasi aşığı olacağını… Kürt sorunu da dahil olmak üzere, eşitlik, özgürlük ve çağdaş demokrasinin gül bahçelerinde tohumlanıvereceğini düşünenler, dokuz yıl önce girdikleri tripten yavaş yavaş ayılmaya başladılar.

Şimdi anlıyorlar ki;
Pusulası doğuya kilitlenmiş, tek yönlü bir yol bu.
Çağdaş bilime ve sanata zerre kadar katkısı olmayan arap ülkelerindeki devşirme süper teknolojilerle, yaldızlı bir yaşamasızlık yolculuğu…
Bu şark ekspresine binmeyi reddeden… Ne batıya ne doğuya yaslanmadan, “tam bağımsız Türkiye” diyenlerin halkı küçümsediğini söyleyebilen, çoğunluk diktasına peşkeş bir halk dalkavukluğu…
Ülkeyi tersyüz eden bir büyük yalan bu.
Aydınlığa, çağdaşlığa, evrensel güzelliğe dair hiçbir istasyona uğramadan…
İçinden geçtiği coğrafyayı paramparça eden bir ray hattında kömürleşmiş umutlar dökerek ilerleyen bir kara tren.
Derin uçurumların kenarında, karanlık tünellerde, yaşanılan her sarsıntı için, gidişatı eleştiren aydınlık yolcularırıı suçlayan bir makinist.
Bizi başka bir çağ ile uzlaştırma terkibindeki sevgi ve özgürlük hezeyanlı ikramlarıyla ağır ağır başka bir coğrafyaya doğru seyrediyor.
Bir fasit daire içinde dönenirken herkesi peşine takma histerisine kapılmış bir yol hikayesi.
Makinist ve kondüktörler gibi düşünmeye, onlar gibi yaşamaya çekiştirilen insanlar, aykırılıkların, yükseltilerin törpülendiği, birörnek insanların yaşadığı, renksiz, kokusuz, mutsuz bir ülkeye taşınıyor.
Ya geçip giden trene uzaktan öyle bakacaksın ya da uysal bir yolcu olacaksın.
Lokomotife yönelmek, makasçılığa heveslenip trenin yönünü değiştirmeye yeltenmek, makiniste yan bakmak yok!
Büyük gürültülerle hayatlarımızı delip geçen bu gece yolculuğunun ardından ıslık çalmak bile organize suç sayılabilir.
Peki neden böyle?
Ellerinde karalar, ceplerinde tehditlerle yürüyen bu “küçük dağ yaratıcıları” nereden çıktı?
Asık suratlarla tehlikeli kavşaklarda ihtişam ve güç oyunları…
Akşam olup kalabalıklar çekildiğinde, şüphe etmekten yorgun düşmüş büyük yalnızlıklar…
Ayrıntıları saklayıp ruhuna düşürecek ince elekten yoksun yürekler… Yazık!
İnsan dokusunun kalınlık kreşendosu ne zaman böyle dayanılmaz hale geldi?
Ruhlarımızı kara trenlerle üzerinde yaşam olmayan bir yerlere götürmek isteyen…
Kendi boşluğunda salınmasından bile sakındığımız duyguları, şarkıları, hayatları un ufak eden…
Işıkları bir bir karartarak, bu ardına bakmadan yürüyüp gidenler kim?
Nasıl bu kadar fütursuz olabiliyorlar?
Vicdanı olmayan kişi, bencileyin boş bir kalıptır.
Kaf dağına kral olsa hükümsüzdür yüreğimde.
Atasına, şehidine, yaşlısına, gencine, köklerine, çiçeğine… İnsana saygısı, sevgisi yoktur.
Ülkesini, tarihini, coğrafyasını, her şeyi satabilir.
En kutsal değerleri kullanmaktan çekinmez.
Esareti hürriyet olarak pazarlar…
Terörün anlamı barış, bölücülüğün adı demokrasi, yurtseverlik ise darbecilik olur.
Softaların yaftaları ortalığa saçıldıkça sapla saman daha bir karışır.
Amaçları üzüm yemek değil, bağcıyı da dövmek değil, bağları yok etmektir.
Bu erek ile aralarındaki son engeller; “çağdaş gençlik, cumhuriyet kadınları, bilim ve sanat.”
Bunu biliyorlar…
Eşsiz mavi göz de biliyordu…
Karakışı, dağlardan inecek eşkiyayı ve herşeyi…
O yüzden seslendi yıllar önce; “Ey Türk Gençliği!..”
Işık ve sevgiyle…


İlhan İrem
Odatv.com