8 Temmuz 2011
Dünyayı yöneten Yahudi ailesi: Rotschild...
BİLİNEN TARİHİN BİLİNMEYEN YANLARI
Hitler, dünya tarihine gelmiş geçmiş en faşist ve psikopat lider olarak bilinir.. Çoğu kişi Hitler’in şizofrenin eşiğinde olan fanatik Alman milliyetçisi psikopat bir lider olarak tanır ancak gerçekte hiç kimse Hitler hakkında bildiklerinin kendilerine anlatılan resmi tarih senaryosundan başka bir şey olmadığını bilmez..
Hitler, hakkında en çok komplo teorisi uydurulan tarihi liderlerden (kuklalardan) birisidir..
ABD’de sivri çıkışları ve dürüst kişiliği ile tanınan Texas Üniversitesi tarih profesörlerinden Texe Marrs’ın 2007 Mayısı’nda çıkan kitabının adı 'Bilinen Tarihin Bilinmeyen Yanları'.
Kitapta Osmanlı devletinin planlı olarak nasıl dağıtıldığı, Arap birliğinin nasıl parçalara ayrıldığı, 1.Dünya Savaşı, Kukla Diktatör Hitler, 2.Dünya Savaşı, İsrail devletinin kuruluşu Kennedy Suikastı, MOSSAD suikastları ve 11 Eylül saldırıları olmak üzere 10 bölüm yer alıyor.. Bu bölümlerde yazarın savunduğu iddialar basit bir komplo teorisi gibi laf dolması bilgilerle değil fiziki kanıtlar ve şahitler eşliğinde net bir biçimde ortaya koyuluyor.
Öncelikle son yıllarda Türkiye’de hızla yükselen bir trend haline gelen ”Hitler hayranlığı ve Türk nasyonal sosyalizmi” gibi kavramların ortaya çıkmasına bir cevap olarak Hitler’in tarihi kimliğinin arkasında yatan karanlık bağlantıları kaba hatları ile sizlere aktarmaya çalışacağım..
DÜNYAYI YÖNETEN AİLE: ROTSCHILD AİLESİ
Çoğu kişi Rotschild ailesinin adını bile bilmez.. Bu ailenin adı ne Forbes dergisinin düzenlediği ”Yılın Zenginleri” bölümünde yer alır ne de dünya jet-sosyetesinin partilerinde adları geçer.. Ancak birçok ülkenin diplomatı bu ailenin adını duydukları zaman beş dakika durmak zorundadır. Çünkü bu aile dünya tarihi sahnesinde 1590 yılından beri vardır ve dünya bu Yahudi ailesinin çok gizli faaliyetleri neticesinde bugünkü şeklini almıştır..
Çoğu kişi dünyada hiçbir ailenin böylesine bir gücü elinde tutabileceğine inanamaz.. Çünkü bir ailenin böylesine siyasi ve ekonomik bir gücü nasıl elde ettiğini anlayamaz.. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki aile derken üç-beş kişilik çekirdek bir aileden bahsetmiyorum. Roschild ailesinin bugün 1000-1500 civarında ferdi olduğu bilinmektedir. Bu aile fertlerinin her biri dünyanın gelişmiş olan ya da gelişecek olan ekonomilerine sahip olan ülkelerinde çok derin faaliyetler sürdürmek üzere dağılmışlardır.
Dünyada olan her siyasi ve ekonomik olan gelişmeyi İsrail devletinin çıkarlarına uygun düşecek şekilde düzenlemek en kutsal görevleridir.. Ailenin geçmişi 16.yüzyıla dayanıyor..Aile İngiliz Kraliyet Saraylarında kralın yaverliğini yapan bir aile olarak ortaya çıkıyor önceleri.. Kralın stratejik ve ekonomik danışmanlıklarını, izlemesi gereken siyasi tutumlarını ve dış politika stratejilerini bu aile belirliyor..
Sadece bununla da yetinmeyip kraliyet saraylarındaki tüm ihaleleri kazanarak bu ihaleleri başarıyla sonuçlandırıp hatırı sayılır bir servetin de sahibi oluyorlar.. Bu ticari faaliyetlerin yanı sıra yaptıkları her ticari ve siyasi faaliyetten yüklü komisyonlar da almayı ihmal etmiyorlar..
İngiliz saraylarındaki kariyerleri sayesinde kolayca kazandıkları astronomik paralarla tarihin ilk bankacılık faaliyetini gerçekleştirip, İngiliz çiftçilerine de astronomik faizlerle tarım kredisi vermeye başlıyorlar ve 50 sene geçmeden neredeyse İngiltere devletinden daha zengin bir hale geliyorlar.. Faaliyet alanını iyice geliştirip, derinleştiren Rotschild ailesi Avrupa’daki tüm imparatorlukların saraylarında söz sahibi olur hale geliyorlar..
Sadece İngiltere’de değil Avrupa’nın dört bir yanında tarımla uğraşan insanlara yüksek faizle kredi vererek, altın ve gümüş komisyonculuğu yaparak servetlerini iyice katlıyorlar.. Ekonomik gücü aklın ve mantığın sınırlarını zorlamaya başlayan Rotschild ailesi daha da karanlık ve karlı bir işe girişiyorlar. İşin adı ”Savaşa giren devletlere faizle borç vermek”..
Bu işin ilk icraatını İngiltere-Fransa savaşında gerçekleştiriyorlar. İngiltere’ye savaşa girmesi için sermaye olarak 35 ton altını faizle borç olarak veriyorlar.. İngiltere, Fransa karşısında yeniliyor ve Rotschıld ailesine olan borcunu ödeyemiyor.. Bunun karşısında borcun oluşturduğu mükellefiyetten dolayı İngiliz Merkez Bankası yani Bank of England ödenemeyen borç karşılığında Rotschıld ailesine devrediliyor..
Rotschıld ailesi İngiliz devletinin bu devir etme işlemini bir şartla kabul ediyor: ” İngiliz sterlinini kendilerinin basması şartı ile..”.
İngiliz hükümeti bu şartı o dönemde kabul etmek zorunda kalıyor ve İngiliz sterlinini basma yetkisi bir Yahudi ailesine veriliyor.. Görünüşte ekonomi hakkında pek bilgisi olmayan arkadaşlar için bu durum pek bir şey ifade etmeyebilir..
Para basma yetkisini başka bir kuruluşa yada şirkete vermek demek aynı zamanda ülkenin bağımsızlığını da bu kuruluşa satmak demektir.. Çünkü bir ülkenin bankası o ülkenin parasını basarken bastığı para karşılığında o ülkenin hazinesine değerli maden koymak zorundadır.. Örneğin Türkiye Merkez Bankası, devlet matbaasında 20 YTL basıyorsa eğer devlet hazinesinde 20 YTL değerindeki altını, elması ya da petrolü koymak zorundadır. Aksi halde basılan para kağıt parçasından başka bir şey olmaz..
İşte Rotschild ailesinin de yaptığı şey budur.. İngiliz sterlinini basarak İngiliz hükümetine faizle borç olarak vermiş ve karşılığında altın ve elmas almıştır.. Bu şekilde bir yılda 12,000 ton altın kar ettiği ekonomi tarihçileri tarafından bilinmekteydi. Rotschild ailesinin en büyük girişimi ise İngiltere ile Amerika’daki kolonilerin savaşı olmuştur..
Savaş sırasında Rotschild ailesi çok gizli bir biçimde Amerikan kolonilerini desteklemişlerdir.. Amerika’nın İngiltere’ye karşı direnişini yöneten kişilere yüklü miktarda silah yardımı yapılmış, İngiltere’nin bu savaşta yenilmesinin sağlanacağı garanti edilmiş ve karşılığında kurulacak olan Amerika devletinin resmi para birimini basma yetkisi istenmiştir..
İngiltere ile savaş konusunda çok umutsuz olan başkan Washington ve ekibi bu karlı teklifi hiç düşünmeden kabul etmiştir ve böylece günümüzde tüm dünyada çok popüler olan Amerikan dolarını basma yetkisini alarak bir hayli karlı bir işe imza atmışlardır..
Savaşı Amerikan kolonileri kazanmış ve İngiltere Amerika’dan elini ayağını çekmek zorunda kalmıştır..İngiltere-Amerika savaşından yenik çıkan İngiltere bu sefer Amerika’ya yardım ettiğini düşünerek Fransa’ya saldırmıştır.. İngiltere, Rotschild ailesinin kendilerine finansal destekte bulunacağına güvenerek bu savaşa girdiyse de Rotschild ailesinden umdukları desteği bulamamışlardır..
Rotschild ailesi el altından Fransa’yı destekleyerek Amerikan kolonilerinin bağımsızlığını garanti etmek istemiştir..Bir taraftan da bu aile İngiliz borsası üzerinde spekülasyona girişmiştir..
İngiltere-Fransa savaşı sırasında borsada müthiş bir hareketlenme olmuş ve borsaya oynayan halk İngilizlerin savaşı kazanacağını düşünerek girişimlerini arttırmışlardır Bunu fırsat bilen Rotschild ailesi ”İngilizlerin savaşı kazandığı” iddiasını ortaya atarak İngiliz halkının her şeyini borsaya oynamasını sağlamıştır..
Ancak generaller ve ordudan geriye kalanlar İngiltere’ye döndüğünde gerçekler ortaya çıkmış ve İngiltere’nin savaşta kaybettiği ortaya çıkmıştır..
Borsa nominal seviyesi, herkesin malını kurtarmaya çalışıp mal hisselerini geri almaya çalışmasından dolayı anormal derecede yükselmiş ve böylece kağıtları elinde tutan Rotscild ailesi bu ticaretten en karlı çıkan isim olmuştur..
İngiliz tarihçilerin ”Kara eylül” diye nitelendirdiği bu olay ile Rotschild ailesi adeta İngiltere devletinin mülkiyetini ele geçirmiştir..
Bu ekonomik faaliyetleri sonucu iyice gelişen Rotschild ailesi, kenan diyarında Tanrı’nın kendilerine vaad ettiği kutsal İsrail devletini kurmak için gerekli olan şablonu hazırlamaya başlamıştır..
Osmanlı devletinin parçalanması için gerekli olan her şeyi yapmışlardır..
Osmanlı devletine komşu olan ülkeleri sürekli olarak finanse ederek Osmanlı’ya karşı savaşmaları için kışkırtmışlardır..
Böylelikle sudan bahanelerle Osmanlıya saldıran Rusya, Avusturya ve diğer komşu devletler, Osmanlının askeri ve ekonomik güç bakımından iyice yıpranarak azınlıkların ayaklanmasını sağlamışlardır..
Osmanlı devleti nereye koşacağını şaşırmış ve neticede azınlıkların ayaklanarak ayrı ayrı devletler kurmasına engel olamamışlardır..
Osmanlının en çok dış borcu Rotschild ailesinin sahibi olduğu Bank Of England bankasınadır..
Osmanlı Devleti, Rotschild ailesine olan borcunu ödeyecek durumda olmadığından Rotschild ailesi bunu fırsat bilmiş Osmanlıya iğrenç bir teklifte bulunmuşlardır..
Sultan2. Abdulhamit ile görüşen Lord Baron Rotschild ”Kudüs şehrinin, Filistin’in, Suriye’nin ve Güneydoğu Anadolu bölgesinin yeni kurulacak olan Yahudi devletine verilmesi karşılığında Osmanlı devletinin tüm dış borcunu silme ve balkanlarda, Afrikada kaybettikleri toprakları geri verme” teklifinde bulunmuş ancak Abdulhamid teklifi şiddetle reddetmiştir..
Abdulhamid, dinen böyle bir tutum sergileyerek büyük bir sevaba girmişse de Osmanlı devletinin yıkılma sürecini hızlandırmıştır Daha sonraları Enver Paşa, Abdulhamid’in bu tutumunu tarihi bir hata olarak değerlendirmiştir.
Enver Paşa’ya göre Kudüs şehri ve Kenan diyarı Yahudilere geçici olarak verilmeli ve Osmanlı tekrar eski gücüne kavuştuktan sonra bu topraklar geri alınmalıydı..
Ulu önder Atatürk’e göre ise Osmanlı devleti böyle bir şey yapmış bile olsaydı yıkılmaktan kurtulamazdı çünkü Osmanlı üzerine korkunç oyunlar oynanıyordu. üstelik devlet her kademesi ile adeta kokuşmuş bir haldeydi.
Anlatılan bu süreçlerden sonra Rotschild ailesi 1.Dünya savaşının çıkmasında çok aktif bir şekilde rol almış ve savaşın çıkması için gerekli olan tüm tezgahı sağlamıştır
Rotshıld ailesinin hesaplarına göre:
1.Dünya savaşı ve Arabistanlı Lawrence’in faaliyetleri Arapların birçok parçaya bölünmesi İsrail devletinin kurulması için yeterliydi..
Savaş gerçekleşmiş, Almanların önderliğindeki İttifak devletleri grubu savaşı kaybetmişlerdi..
Rotschild ailesinin tüm hesapları tutmuş ve İsrail devletinin resmi kuruluşunun ilan edilmesinden başka bir şey kalmamıştı ortada.. Ancak tarihi rüyaya çeyrek kala Rotschild ailesi ayrıntılarda küçük bir hesaplama hatası yaptığını farkedememişti..
İsrail devleti kurulmaya hazırdı tamam ama; dağ ve ovalardan ibaret olan İsrail topraklarında kim yaşayacaktı?
Sürekli olarak gelişmiş Avrupa kentlerinde yaşamış olan Yahudiler İsrail’de yaşamaya nasıl ikna edilecekti?? Esas sorun buydu.. Bu sorunun giderilmesi için Rotschild ailesi radikal kararlar aldı ve yeni bir savaş için gerekli olan ortam hazırlanmaya başlandı..
KUKLA DİKTATÖR HİTLER’İN ORTAYA ÇIKIŞI VE 2.DÜNYA SAVAŞI:
Almanya devleti Birinci Dünya savaşından adeta bir enkaz halinde oldukça demorolize bir biçimde çıkmıştı.. Devlet tüm ekonomik ve askeri gücünü savaş sonrasında kaybetmişti..
Ve tüm bunlara ilave olarak birde çok ağır yaptırımlar içeren savaş tazminatı anlaşmalarına imza atmışlardı… Ancak Almanya’nın borçlu olduğu ülkelerin merkez bankalarının %85′i Rotschild ailesine ait olduğundan Almanya sadece Yahudi Rotschild ailesine borçluydu..
Rotschild ailesi Almanların bu yüklü borcun onda birini dahi ödeyemeyeceklerini adı gibi biliyordu.. Rotschild ailesi enkaz halindeki Almanya’ya Alman merkez bankasının kendilerine devredilmesi karşılığında dış borçlarının silinmesini teklif ediyordu ve Almanlar borcu ödeyemeyeceklerini bildikleri için teklifi kabul etmek zorunda kalıyorlardı..
Aslında bu durum sonun başlangıcıydı.. Bırakın savaşacak parayı ve silahı, savaşta asker olarak kullanılacak erkek vatandaşı bile kalmayan Alman devleti enkaz haldeyken tekrar sivirlerek tüm dünyaya kafa tutacak gücü nereden ve nasıl bulabilirdi? Bunun için ancak Tanrının yardımı gerekirdi..
Ancak onlar intikam için plan yapmadan Rotschild ailesi onlar için çok gizli bir plan yapmıştı bile.. Bu plana göre sahte ama çok inandırıcı bir faşizm rüzgarı Avrupa’da esecek ve Yahudilere en ince ayrıntısına kadar planlanmış bir şekilde şiddet ve baskı uygulanarak İsrail’e göç etmeye mecbur bırakılacaklardı..
Bu planın ilk parçası Almanya’nın ekonomisinin ayağa kaldırılması ve Almanya’nın hızla silahlanmasının sağlanmasıydı.. Almanya yıllar boyu A’dan Z’ye her konuda finanse edilmiş, 2.dünya savaşında savaşmak üzere neredeyse çocukluktan askerler yetiştirilmiştir..
Muazzam bir ekonomik ve askeri güce kavuşan Almanya’nın başına ise 1.Dünya savaşında er olarak savaşan fanatik milliyetçi Hitler getirilmiştir..
İtalya ise Almanya’da başlayarak tüm dünyayı etkisi altına alan ve adına faşizm denilen rüzgarın etkisi altında kalmış ve iktidara Mussoloni gelmiştir..
Mussoloni’nin iktidara gelmesi Rotschild ailesinin bir planı değil kendiliğinden gelişmiş bir olaydı ama bu durum Rotschild ailesinin ekmeğine yağ sürmüştü..
Hitler iktidara gelir gelmez müthiş hitap yeteneği ve ürkütücü karizması ile Alman halkını yediden yemişe peşinden koşturmuştur.. Hitler’in konuşmalarında ve toplantılarında ise şaşırtıcı bir biçimde ana hedef Yahudilerdir..
Hitler’in iktidara gelmesinden önce kardeş gibi bir arada yaşayan Alman ve Yahudi halkları birbirlerine hiçbir zararlarının dokunmamasına rağmen oluşturulan yapay kaos ortamı yüzünden birbirleri ile kanlı bıçaklı hale gelmişlerdir..
Savaştan önce Yahudi işadamlarına Nazi gençlerinin düzenlediği saldırılar, ev kundaklamalar ve cinayetler ortamı iyice germiştir.. Zengin olan Yahudiler bir yolunu bulup Almanya’yı terk etseler de fakir olan zararsız Yahudiler bir yere gidecek paraları olmadığından oldukları yerde kalakalmışlardı ..
O dönemler savaş dönemleri olduğundan Almanya’nın dışına çıkmak için büyük paralar ve bazı önemli bağlantılar şarttı.. Fazla gereksiz detaya girmeden Hitler savaşı başlatmış ve Almanya’nın sahte intikam harekatı başlamıştı..
Almanya savaşın ilk yıllarında anormal bir başarı göstermiş ve Fransa, Yugoslavya, Çekoslovakya, Avusturya ve Belçika gibi ülkelerin tamamını çok kısa sürede ele geçirerek Nazi ordularının gücünü ortaya koymuştur.
Özellikle Paris kentine 2 saatte giren Nazi orduları İngiltere ve İspanya’nın iyice ürkmesine neden olmuştur..İngiltere’yi hava saldırıları ile darmadağın eden Nazi orduları bir taraftan da sözde Yahudi soykırımı yapmaya başlamıştır..
Yahudiler bir bir katledilmiş ve imha fırınlarında yakılmıştır.. Ortada öyle korkunç bir ortam vardır ki savaştan sonra bölgeyi teftişe gelen Amerikalı generaller bile uçaklarından iner inmez havadaki pis kokudan dolayı hava alanına kusmuşlardır.. Havadaki pis kokunun nedeni ise sürekli olarak yakılan insan cesetleri ve çürümüş cesetlerdir..
Savaştan sonra tam bir korku ülkesine dönen Almanya’da ortaya atılan iddialara göre neredeyse hiç Yahudi bırakılmamıştır..
Ancak Sovyet araştırmacılar durumun hiç de öyle olmadığını savaşta katledilenlerin sadece %15′in Yahudi olduğunu net ve çarpıcı belgelerle kanıtlamışlardır..
Bu belgelere göre savaşta öldürülenlerin çoğu çingene ve Polonyalılardı.
Geriye kalan zengin Yahudiler Rotscild ailesinin kurduğu paravan şirketler aracılığı ile Amerikan askerleri denetiminde gizlice Amerika’ya değil İsrail’e kaçırılmışlardır..
İsrail’e getirildikleri dönemden İsrail devleti kuruluncaya kadar olan süreçte tabiri caizse Allah’ın dağında prefabrik usulü yapılmış evlerde kalmışlar ve büyük zorluk çekmişlerdi..
Kaçmak için girişimlerde bulunanlar ise Tevrat’ın emrettiği bir biçimde idam edilmişlerdir..
Neticede yaratılan sahte milliyetçi bir hava ile sözde Yahudi soykırımı yapılmış, tüm dünyada Yahudilere yönelik şiddet eylemlerine girişilmiş ve Yahudiler İsrail’e göç etmek zorunda bırakılmışlardır.
Yani Rotschild ailesi 1.Dünya savaşında yarım bıraktığı işi 2.Dünya savaşında tamamlayabilmiştir..
Aşırı dindar bir aile olan Rotschild ailesi kendilerine göre Tanrı’ya olan sözünü yerine getirmişlerdir..
BAŞKAN KENNEDY’NİN ORTADAN KALDIRILMASI
2.Dünya savaşından sonra kurulan İsrail devleti’nde her şey 1960 yılında John Fitzgerald Kennedy’nin Amerikan başkanı olmasından sonra değişmiştir..
Kennedy Amerikan tarihinin en genç başkanıdır ve aynı zamanda Amerikan başkanı olmuş ilk Katolik kişiydi Kennedy’den önce Amerika’da Katolik bir başkan hiçbir zaman olmamıştır..
John F Kennedy’nin babası olan Joseph Kennedy de politikacı olup aynı zamanda İngiltere büyükelçiliği yapmış olan Katolik bir büyükelçiydi.. Ne babası, ne de başkan Kennedy Yahudilerle iyi geçinemiyorlardı ..
Babası büyükelçilik yaptığı dönemde Londra’da Yahudilerin boy hedefi haline gelmiş ve çeşitli saldırılara maruz kalmıştır.. Kennedy de Amerika’da başkan seçilmeden önce Sigmund Rotschild’in kendisine yapmış olduğu ”başkan seçildiğinde orta doğuda İsrail tarafını tutan bir politika izlemesi karşılığında milyonlarca doları bulan seçim kampanyası masraflarını karşılayacaklarını belirtmiştir..”
Ancak Kennedy böyle bir teklifin bir daha kendisine yapılmamasını rica etmiş ve kendisini hakarete uğramış gibi hissettiğini belirttirmiştir.. Kennedy İsrail lobisinin Amerikan devleti üzerindeki faaliyetlerinden anormal derecede rahatsız bir politikacıydı. Kennedy’e göre lobilerin Amerikadaki faaliyetleri Amerikan bağımsızlığına vurulmuş bir darbeydi..
KENNEDY İLE İSRAİL BAŞKANI BEN GURİON’UN NÜKLEER KAVGASI :
İsrail kurulduğu günden beri Ortadoğu’da hep bir süper güç olma hayali ile hareket etmiştir.. Bu yüzden İsrail Devleti Ortadoğu’da hızlı bir ”nükleer silahlanma programı” izlemeye başlamıştır İsrail’in Dimona çölünde kurduğu nükleer santralinde peynir-ekmek gibi atom bombası ve nükleer başlıklı füzeler üretmesi özellikle başkan Kennedy’i anormal derecede rahatsız etmiştir..
İsrail’in nükleer füzelerinin Ankara, İstanbul, Şam, Tahran, Bağdat ve Riyad gibi şehirleri vuracak kapasitede ve menzilde olması Kennedy yönetimini önlem almaya mecbur bırakmıştır..
Kennedy, Ben Gurıon’a yazdığı sert bir uyarı mektubunda ”İsrail’in nükleer programını durdurmaması durumunda Amerikan yönetiminin yaptırım uygulamaktan kaçınmayacağını belirtmiştir”..
Ben Gurıon da cevap olarak gönderdiği mektupta Kennedy’e ”genç adam” diye hitap etmiş ve bazı ağır ithamlarda bulunmuştur..
Bu mektuplaşmalar iyice çığırından çıkmış ve hakaretleşmeye dönüşmüştür..Bu durum üzerine tepki olarak Ben Gurion istifa etmiştir.. Ünlü Yahudi politikacı Henry Kissenger ”İsrail’in nükleer programına son vermesi İsrail’e büyük zarar verir” diyerek Kennedy’i ikna etmeye çalışmış ancak başarılı olamamıştır..
Kennedy bununla da yetinmemiş 4 Haziran 1963′te Amerikan temsilciler meclisine danışarak çıkarttığı 11110 sayılı kanunla Amerikan dolarını basma yetkisini Rotshild ailesine ait olan Federal Reserve Bank’ın elinden alarak Amerikan Merkez Bankası’na vermiş ve ”bir ülkenin parasının denetimin şahısların elinde olmasının büyük bir sorun olduğunu” belirterek kendi sonunu hazırlamıştır.
Federal Reserve Bank ve dolar İsrail’in en büyük gelir kaynağıdır tabiri caizse şah damarıdır..
Kennedy, doları basma yetkisini Federal Reserve Bank’ın elinden alarak adeta İsrail’in şah damarını kesmiştir.. Neticede İsrail için Kennedy’nin etkisiz hale getirilmesi farz olmuştur..
Kennedy’nin seçimleri kaybetmesini beklemek boş bir umuttu çünkü Kennedy halktan büyük destek görüyordu.. Kennedy’e seçimler kaybettirilse bile sonradan kazanması yüksek ihtimaldi.. Üstelik Kennedy’nin kardeşi de gelecek vaad eden bir polikacıydı..
Dünyada hiçbir aile böylesine politik bir gücü elinde tutmayı başaramamıştı.. Tek bir çare gözüküyordu.. O da suikasttı.
Kennedy bir şekilde öldürülürse Amerikan yasaları gereği yerine yardımcısı getirecelecekti.. Kennedy’nin yardımcısı Lyndon Johnson’dı..
Johnson tam bir İsrail taraftarıydı.. Kendi politik hırsları yüzünden İsrail’e gözünü kırpmadan yardım edebilirdi..
Üstelik Kennedy ile hiç iyi geçinemiyordu, söylentilere göre Kennedy kendisini kovmaya çalışıyordu.. İsrail Kennedy yok etmek için suikast kararı alır ve kararı Amerikan derin devleti için derin bağlantılarını kullanarak çok gizli bir biçimde uygulamaya koyar..
Kennedy’i öldürmek için en uygun ortam seçim kampanyaları için geleceği Dallas’tır.. Dallas’ta her zamanki gibi üstü açık araba ile halkı selamlayacak olan Kennedy’i korumakla görevli CIA ajanları özel olarak ayarlanacak ve başkanın güvenliği sabote edilecekti..
Böylece suikast çetesi Kennedy’i rahatlıkla Öldürebilecekti Suikast çetesi için değişik rivayetler vardır..
Kimileri Kennedy’i Fransız suikast çetesinin öldürdüğünü, kimileri ise kübalı sürgünlerin öldürdüğünü iddia eder ancak kesin olan bir şey var ki Kennedy’i öldürenler çok profesyonel ve acımasız keskin nişancılar (sniper)’lardan oluşan bir suikast timidir..
Kennedy Dallas’ı ziyaret etmeden önce akşam yani 21 Kasım 1963 akşamı Dallas’ta gökten boşalırcasına yağmur yağmıştır Ancak şehir halkı buna rağmen başkanı en iyi şekilde karşılamak için elinden geleni yapmıştır..
22 Kasım 1963 sabahı Washington D.C’den Air Force One uçağı ile Dallas’a gelen başkan Kennedy ve eşi, sabah 9′ta şehir merkezinde Dallas valisi Connaly ile birlikte kahvaltı ettikten sonra üstü açık bir Limuzin’e binerek halkı selamlamaya başlamışlardır..
Tam 6 aracın olduğu kortejde en son arabada başkan Kennedy ve vali Connaly vardır.. Önde motosikletli SS korumalar ve yanda CIA ajanlarının bulunduğu arabalarla Kennedy’nin arabası Kortejle birlikte Elm caddesinden Houston’a doğru beklenmedik bir dönüş yapar…
O sırada silah sesleri yükselmeye başlar.. Polisler telsizle anons etmeye başlar.. ”Korteje ateş ediyorlar yere yatın” diye..
Tam 6 el silah sesi duyulur..
Birinci mermi arabayı komple ıskalar ve alt geçitte bekleyen Edmund Harris adındaki taksi şoförünün kulağını parçalar..
İkinci mermi Kennedy’i tam omzundan vurur..
Üçüncü mermi Kennedy’i ıskalayıp ön koltuktaki vali Connaly’i omzundan vurur.
Dördüncü mermi Kennedy’i boynundan vurur, aynı mermi başkanın vücudundan çıkıp Vali Connaly’i sırtından vurur..
Beşinci mermi arabayı ıskalayıp dikiz aynasını kırıp dışarı çıkar..
ve Altıncı mermi…
Altıncı mermi başkan Kennedy’i tam kafasından vurur..
Başkanın kafasını parçalayan mermi bulunamaz..
Suikasttan sonra yapılan araştırmalarda Kennedy’i sözde komünistlerden vatan haini Lee Harvey Oswald’ın vurduğu iddia edilir.. Ortada altı mermi olmasına rağmen Oswald’ın tek katil olduğu görüşüne verilir..
İddialara göre Oswald Texas Okul kitapları bürosunun altıncı katındaki pencere dibinden İtalyan yapımı Manlicher Caracano marka sniper tüfeği ile başkan Kennedy’i ve Vali Connaly’i altı kez vurarak başkanı öldürmeyi başarmıştır..
Sözde suikastçı sniper Lee Harvey Oswald’ın vurduğu başkan Kennedy feci şekilde can vermiş ve Lee Harvey Oswald apar topar hapsi boylamıştır..
Ortadaki deliller birden çok keskin nişancının olduğunu göstermesine rağmen İsrail denetimindeki Amerikan derin devleti suçu Lee Harvey Oswald’ın üzerine atarak delilleri bir bir yok etmiştir..
Suikasti gören 57 kişi ya bir kaza ile ya da intihar ile ölü bulunmuştur..
Lee Hervey Oswald ise suikasttan iki gün sonra mahkeme çıkışında yüzlerce FBI ajanı ve polisin arasında yahudi bir bar işletmecisi olan Jack Ruby tarafından öldürülmüştür.. Bu Amerikan milliyetçisi Yahudi Lee Harvey Oswald’ı öldürmesinin nedenini ise ”komünistlerden Amerikanın aldığı intikam” olarak yorumlamıştır..
Birden çok keskin nişancı tarafından vurulan Kennedy’nin otopsisini Amerikan ordusundaki üst düzey amiral ve generaller yürütmüş ve otopsideki suikast delillerini bir bir sabote etmişlerdi..
Ailesi Kennedy’nin kafasının kesilerek incelenmesini ve böylelikle gerçek suikastçıların bulunmasını istediğinde ise Amerikan birimleri konuyu şiddetle reddetmişlerdir..
Kennedy apar topar gömülerek konu örtbas edilmiştir.. Başkan Kennedy’nin suikast sonucu öldürülmesinden sonra başkan adayı olan kardeşi senatör Robert Kennedy de bir basın toplantısı sırasında İsrail işbirlikçisi Filistinli bir genç tarafından kurşunlanarak öldürülmüştür…
KENNEDY SUİKASTİNİN SONUÇLARI:
Kennedy’nin kapattığı İsrail Dimona çölündeki nükleer santrali tekrar açılmış ve İsrail nükleer silah üretimine eskisi gibi iyice hız vermiştir..
Federal Reserve Bank’ın elinden Amerikan dolarını basma yetkisini alan başkan Kennedy’nin çıkarttığı 11110 sayılı kanun iptal edilmiş ve Amerikan dolarını basma yetkisi tekrar Rotschild ailesine ait olan Federal Reserve Bank’a verilmiştir..
II.Dünya savaşından sonra ılımlı ve sakin bir politika izleyen Amerika devleti özellikle Kennedy suikastından sonra soğuk savaş sürecini de başlatmıştır..
Amerika ile Sovyet Rusya arasındaki soğuk savaştan tüm dünya devletleri çok olumsuz yönde etkilenmiştir.. Amerika ile Sovyet Rusya arasındaki silahlanma rekabeti adeta bir sidik yarışına dönmüştür..
Amerika tüm dünya genelinde emperyalist faaliyetlerine hız vermiş ve Vietnam’a saldırmıştır.. Vietnam’da binlerce kişinin ölmesine ve birçok ülkenin bu savaştan dolaylı olarak zarar görmesine neden olmuştur..
Amerika’da İsrail lobisi ise iyice pervasızlaşmış ve yönetimde söz sahibi olmuştur..
Amerika İsrail devletinin yaptığı katliamlara sesini çıkaramaz hale gelmiş ve İsrail ile suç ortaklığı yapmaya başlamıştır..
En basitinden örnek vermek gerekirse:
İsrail devletinin çok gizlice yürüttüğü ”Samuel Vanunu’yu kaçırma operasyonu” na istemeden şahit olan bir Amerikan Firkateynindeki 23 deniz piyadesi İsrail hücum botları tarafından açılan ateşle öldürülmüştür..
Denize düşüp kaçmaya çalışan askerler bile İsrailliler tarafından öldürülmüştür..
Olayın basına sızmasına izin verilmemiş ve Yahudilerin kontrolündeki Amerikan basını konuyu haber bile yapmamıştır..
CIA tüm dünyada ”komünizmle mücadele” doğrultusunda adına GLADIO denilen ve Beyrut’taki gerilla kamplarında eğitilen katillerden ve paralı askerlerden oluşan gizli bir ordu hazırlamış ve bu paralı katilleri maaşa bağlayarak dünyanın her yerinde komünistleri ve sol düşüncelileri öldürmekle görevlendirmiştir…
Bu bağlamda Türkiye’deki sağ-sol çatışmaları, siyasi amaçlar için işlenen cinayetler, katliamlar, terörist eylemler, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilmesi ve 12 Eylül darbesi hep Gladio’nun eserleridir..
Gladio ordularının kurulması ne tesadüfse Kennedy suikastından hemen sonraya denk gelir..
Amerika’nın büyük Ortadoğu projesi başlamıştır..
Büyük Ortadoğu Projesinin diğer adı ise Büyük İsrail Devleti projesidir..
Kennedy suikastından sonra Büyük İsrail Devleti Projesine hız verilmiştir.. Büyük İsrail Devleti Tevrat’ta Tanrı Yehova’nın Yahudilere vaad ettiği topraklardan oluşmaktadır..
11 Eylül saldırıları, Münih’teki eylemler ve daha birçok terörist eylem aslında Büyük İsrail Devleti projesinin bir parçasından başka bir şey değildir..
Büyük Ortadoğu projesi yeni bir şey değil..
Yüzyıllardır var olan bir proje…
Osmanlıların yıkılması, Arapların parçalanarak bir sürü ülkeye bölünmesi, Türkiye'deki terör eylemleri ve istikrarsızlık ve Irak, İran gibi ülkelerin periyodik olarak neredeyse her on yılda bir sorun çıkarması rastlantı olmasa gerek !!
1 Temmuz 2011
Gerçek ucubeler dalaşıyor...
Şimdi aşağıda Ahmet Altan'nın mahkemedeki savunmasını okuyacaksınız,ama şaşırmayın,bu iki yüzlülüğün bir resmidir,aman dilemekle aba altından sopa göstermek gibi,önce Şeytanı bir Melek göstereceksiniz sonra çıkar muslukları kısılınca Şeytanı yeniden tarif edeceksiniz,şimdi adama sormazlar mı daha önceleri nerelerdeydin diye,günahına girdiğiniz bunca masum insanın ahı elbette çıkacaktır,Melekle Şeytan arasında mekik dokurken gerçek ucubeleri halktan saklamanın bir bedeli olmalı değil mi..
Bu papazın ve akp nin gerçek yüzünü görün
BU BELGE GÜNDEMİ SARSACAK
Tarih 15 Ocak 2007…
Alkım Basım Yayın Dağıtım Ticaret Ltd. Şirketi’nin hazineye yaptığı başvuru kabul ediliyor. Şirket, yapacağı yeni yatırımlar için hazineden teşvik alıyor.
Ne kadar mı?
Tam 3 trilyon 653 milyar 543 milyon Eski Türk Lirası.
Yani günümüzün parası ile yaklaşık 4 milyon TL.
Ne için alıyor Alkım Yayınları bu teşviki?
İthalat mı yapıyor? İhracat mı yapıyor?
Hayır, hiçbiri için değil.
Yeni yatırım yaptığı için.
Ne yatırımı?
Alkım Basım Yayın Dağıtım Ticaret Ltd. Şirketi’nin yaptığı özel bir tesis için bu yardım alınıyor.
Ne tesisi belirtilmiyor.
Ancak 85530 No’lu teşvik belgesinde tesiste nelerin olacağı belirtiliyor:
“120 KİŞİLİK Okuma Bölümleri,
48 KİŞİLİK Okuma Tiyatrosu,
72 KİŞİLİK Seminer Salonu, Sergi Salonu
3 ADET Çalışma Odası
5 ADET Aktivite Odası”
Bu kadar da değil, bu yeni tesiste tam 100 kişi istihdam edilecek.
100 kişinin çalışacağı bu dev tesis ne olabilir?
Herkesin merak ettiği dev tesis için şirketin verdiği adres “Mühürdar Caddesi no.60 Kadıköy/İstanbul”.
Peki, daha önce Alkım Kitabevi’nin olduğu bu adreste yeni olarak ne kuruluyor?
Teşvikten tam 10 ay sonra, 15 Kasım 2007 tarihinde Taraf Gazetesi kuruluyor.
Bir kısım medya vergi cezaları ile baskı altına alınırken, Taraf’ın kuruluşu öncesinde Alkım Basım Yayın Dağıtım Ticaret Ltd. Şirketi’ne can suyu hazine tarafından veriliyor.
Taraf Gazetesi, aldığı siyasi destek, basıldığı matbaa, yapılan dağıtım, yandaş şirketler tarafından verilen yardımlar dışında ilk desteğini hazineden alıyor.
Kısacası Taraf, AKP’nin kucağına doğuyor.
İşte olay yaratacak o belge:

Sanırım Türk Silahlı Kuvvetlerine saldırının, ABD nin BOP Eş başkanı olduğunu 31 kez itiraf eden RTE ve Hükümet tarafından yürütüldüğünü bu belge anlatıyordur.
Tarih 15 Ocak 2007…
Alkım Basım Yayın Dağıtım Ticaret Ltd. Şirketi’nin hazineye yaptığı başvuru kabul ediliyor. Şirket, yapacağı yeni yatırımlar için hazineden teşvik alıyor.
Ne kadar mı?
Tam 3 trilyon 653 milyar 543 milyon Eski Türk Lirası.
Yani günümüzün parası ile yaklaşık 4 milyon TL.
Ne için alıyor Alkım Yayınları bu teşviki?
İthalat mı yapıyor? İhracat mı yapıyor?
Hayır, hiçbiri için değil.
Yeni yatırım yaptığı için.
Ne yatırımı?
Alkım Basım Yayın Dağıtım Ticaret Ltd. Şirketi’nin yaptığı özel bir tesis için bu yardım alınıyor.
Ne tesisi belirtilmiyor.
Ancak 85530 No’lu teşvik belgesinde tesiste nelerin olacağı belirtiliyor:
“120 KİŞİLİK Okuma Bölümleri,
48 KİŞİLİK Okuma Tiyatrosu,
72 KİŞİLİK Seminer Salonu, Sergi Salonu
3 ADET Çalışma Odası
5 ADET Aktivite Odası”
Bu kadar da değil, bu yeni tesiste tam 100 kişi istihdam edilecek.
100 kişinin çalışacağı bu dev tesis ne olabilir?
Herkesin merak ettiği dev tesis için şirketin verdiği adres “Mühürdar Caddesi no.60 Kadıköy/İstanbul”.
Peki, daha önce Alkım Kitabevi’nin olduğu bu adreste yeni olarak ne kuruluyor?
Teşvikten tam 10 ay sonra, 15 Kasım 2007 tarihinde Taraf Gazetesi kuruluyor.
Bir kısım medya vergi cezaları ile baskı altına alınırken, Taraf’ın kuruluşu öncesinde Alkım Basım Yayın Dağıtım Ticaret Ltd. Şirketi’ne can suyu hazine tarafından veriliyor.
Taraf Gazetesi, aldığı siyasi destek, basıldığı matbaa, yapılan dağıtım, yandaş şirketler tarafından verilen yardımlar dışında ilk desteğini hazineden alıyor.
Kısacası Taraf, AKP’nin kucağına doğuyor.
İşte olay yaratacak o belge:
Sanırım Türk Silahlı Kuvvetlerine saldırının, ABD nin BOP Eş başkanı olduğunu 31 kez itiraf eden RTE ve Hükümet tarafından yürütüldüğünü bu belge anlatıyordur.
Kars'daki heykelin yıktırılması ile ilgili olarak yazdığı "Kof Kabadayılı yazısından dolayı RTE tarafından mahkemeye verilen Ahmet Altan'ın dün ki mahkemedeki savunması :
*Sayın Yargıç, Beni buraya, hapse atılmamı isteyerek gönderen adam, bu ülkeye çok yararlı hizmetleri olmuş, değerli bir adamdır.
*Kendisi de sıkıntı çekmiş, yargılanmış, hapis yatmış biridir.
*Benim hapsedilmemi isteyen adam, bu ülkenin başbakanıdır.
*Çeşitli acılar, zulümler, düşmanlıklar, yenilgiler görmüş, hepsinin
altından kalkabilmiş bir adamdır.*
*Ne yazık ki yenilgiler karşısında güçlü duran nice insan, zaferlerin
ağırlığını taşıyamamış, sarsılmış, yolunu şaşırmış ve kendi galibiyetiyle yaralanmıştır.
*Benim hapsedilmemi isteyen bir zamanların mahkumu, şimdi'nin başbakanı da kendi galibiyetinin yaralarını taşıyor bugün.
*Bir zamanlar şiir okuduğu için sistemin efendileri tarafından hapsedilmiş bir kurbanın, kendisi iktidara geldiğinde yazarların hapsedilmesini isteyen birine dönüşmesi, o adamın geçtiği yollarda yaşadığı yenilgilerden değil,zaferlerden dolayı yolunu şaşırdığını gösterir.
*Bugün bu gerçek, bu davanın kendisinden de, benim hapsedilmemden de daha büyük bir önem taşıyor, çünkü bu başbakan yeni bir zafer kazanmaya hazırlanıyor.
*Taşımakta zorlanacağı yeni bir zaferi daha olacak.
*Ben, bunun bedelini, başta kendisi olmak üzere bütün ülkenin ödemesinden çekindiğim için kendisini uyarmak istedim.
*Bugün benim burada yazdığım bir yazıdan dolayı sanık sandalyesinde oturmama yol açan mesele, başbakanın bir heykel hakkındaki haksız, yersiz, haddini fevkalade aşan bir hüküm vermesiyle başladı.
*Kars'taki bir heykele "ucube" diyerek yıkılmasını istedi.
*Kendisi hakkında yazılmış bir yazı karşısında gösterdiği tepki, o yazıyı yazanın hapsedilmesini istemek olacak kadar kendisini önemseyen biri, bir başkasının eseri hakkında bu kadar rahatça aşağılayıcı sözcükler kullanabiliyorsa ve bunu doğal buluyorsa, o adam kendisini kutsallaştırmaya, başkalarını ise saygıyı hak etmeyen insanlar olarak görmeye başlamış emektir.
*Ölçüleri böylesine şaşmış biri başbakansa, bu ölçü şaşırması herkes için bir sorun anlamına gelir.
*Ülkemiz çirkin heykellerle, çirkin binalarla dolu, şehir meydanlarında
fevkalade kötü yapılmış Atatürk heykelleri, her yanda inançlı insanların da yakınmasına neden olan estetik yoksunu camiler var.
Başbakan, çirkin bulduğu herhangi bir Atatürk heykeline ya da camiye "ucube" diyebilir mi, onları yıktırtabilir mi, cesareti buna yeter mi? onlara dokunamayan birinin sahipsiz bir heykeltıraşın heykelini aşağılayarak yıktırtması nasıl tarif edilebilir? İçi boş gösterişçi bir yiğitlik, kof bir kabadayılıktır bu, kolay bir hedef seçip onun üzerinden çıkar sağlamaktır.
*Ayıplanması, kınanması, eleştirilmesi gereken bir davranıştır.*
*Bir başbakan "beğenmedim" diyerek bir heykeli nasıl yıktırır? Hangi hakla
yıktırır? Allah muhafaza bu başbakan roman okumaya başlarsa ne olacak, bir düşünün.
*Başbakan beğenmediği için Madam Bovary'i, kocasını aldatan bir kadını anlattığı için Anna Karenina'yı meydanlarda mı yakacağız? Sokaklarda henüz kitap yakmamayı, başbakanın roman okumamasına mı borçlu olacağız? Başbakan kendini her türlü eser hakkında hüküm verecek kadar yetkin ve beğenmediği
her şeyi yok ettirecek kadar güçlü görüyorsa, Türkiye'de bütün sanat
eserlerinin kaderi başbakanın iki dudağı arasına mı sıkışacak? Buna itiraz etmeyecek miyiz? Buna isyan etmeyecek miyiz? Boyun mu böyle bir hoyratlığa? Kendini tek merci olarak gören biri mi belirleyecek bütün sanatçıların ve eserlerinin kaderini? Ben bunu kabul etmem
*Bunu kabul edeceksin, sineye çekeceksin, buna öfkelenmeyeceksin, karşı çıkmayacaksın diyerek beni hapisle tehdit eden başbakanla savcı, korkutmak için kendilerine başkasını bulsunlar.
*Onların gücü yetmez beni korkutmaya.
*Ben bu ülkede kimsenin kaderi, bir insanın iki dudağı arasına sıkışmasın istiyorum, ben bu ülkede herkesin özgür olmasını, fikirlerini söylemesini, ibadetini yapabilmesini, eserlerini yaratabilmesini, dilini konuşabilmesini,istediği gibi giyinip, istediği gibi fikirlerini söyleyebilmesini savunuyorum.
*Başbakan neyi savunuyor? Bir heykeli tek emirle yıktırabilen biri neyi
savunabilir? Heykeli yıktırılan heykeltıraşı kim savunacak bu ülkede, kim ona sahip çıkacak, kim adalet isteyecek, kim güçsüz birinin gadre uğramasına engel olacak? Bir zamanlar bu soruların cevabı olarak bu ülkede çok insan bu başbakanın adını söylüyordu, bugün bunu söylemek çok zor.
*Referandumu öylesine büyük bir zafer kazandı ki başbakan, omuzları o zaferin ağırlığını taşımaya yetmedi.
*Aradan daha altı ay geçmeden heykelleri yıktırtmaya başladı.*
*Eskiden durduğu yerden öylesine savruldu ki bu insan, bütün dindarlığına,bütün inancına, yaptığı bütün dini vurgulara rağmen bugün Hazreti Muhammed'in bir hadisi söylendiğinde bunu hakaret olarak kabul ediyor.*Bir hadisten gocunan dindar Müslüman, ne o hadisten, ne o hadisi söyleyenden kuşku duymalı.
*O insanın kuşku duyacağı tek varlık, kendisidir.
*Başbakan bunu bile fark edemiyor artık.
*O dindar başbakanın hakkımda yazdırdığı iddianamede, aleyhime delil olarak peygamberin bir sözünü söylemem gösteriliyor.
*Kendi zaferiyle yaralanmak budur işte.
*Gücünü öyle yanlış kullanırsın ki sonunda peygamberinin sözü sana hakaret gibi gözükmeye başlar
*Peygamberinin sözünden korkan, peygamberinin sözünden gocunan dindar biri,bir ülkeyi yönetmekten ziyade trajik bir romana başkahraman olmaya daha uygundur.
*Acıklıdır durumu çünkü ve bu acıklılık, güçle, iktidarla birleştiğinde ortaya çok tehlikeli biri çıkar.
*Ben, bu ülkenin tarihi liderlerinden biri olabilecek bir insanı, kendi varlığını, düşüncelerini, inançlarını yok sayan bir zafer yorgunu olmaktan kurtarabilmek, kişisel bir trajedinin ülkenin bütününe yayılmasını engelleyecek bir uyarıda bulunabilmek için yazdım o yazıları.
*Hakaret etmedim.
*Başbakanın bana karşı kullanmaya kalktığı hırpalayıcı dili, yazdıklarımı daha iyi kavrayabilsin diye ona karşı kullandım.
*Ama tarihi bir lider olmakla bir trajedi kahramanı olmak arasında sallanan bu başbakan, her şeyin sadece kendisine mübah olduğunu sandığından, bunun hakaret olarak görülüp cezalandırılmasını istedi.
*Sayın Yargıç, Vereceğiniz karar benimle ilgili olmayacak.
*Siz bu ülkenin hukukunun, keyfi davranışlara, gücün hoyratça
kullanılmasına, güçsüzlerin ezilmesine cevaz verip vermediğine karar
vereceksiniz.
*Beni mahkum ederseniz, başbakan daha çok heykel yıktırır.
*Mahkum etmezseniz belki hata yaptığını fark eder.Bunu fark ederse, hem bu ülke, hem de kendisi kazanır.
*Ben, kendi zaferlerinin ağırlığıyla yolunu şaşırmış bu başbakana yardım etmenizi isterim.
27 Haziran 2011
Atatürk hakkında pek bilinmeyen 30 önemli konu.
1. "ATA" LAFINI SEVMEZDİ ; "Atatürk" hitabını ilk kez dönemin Türk Dil Kurumu Başkanı bir konuşmasında kullanmış, Mustafa Kemal de çok beğenerek soyadı olarak almıştı. Kendisine " Ata " diye hitap edilmesinden hiç hoşlanmazdı.
2. EN SEVDİĞİ YEMEK; Manastır Askeri Lisesi yıllarından kalan bir alışkanlıkla hayati boyunca en sevdiği yemek kuru fasulye ve pilav olarak kaldı. Tatlıya düşkün değildi ama cani istediğinde çok sevdiği gül reçelini tercih ederdi.
3. EN BÜYÜK HAYALI DÜNYA TURUNA ÇIKMAKTI; Ömrü yetseydi bir dünya turuna çıkıp Türk dili ve tarihi üzerindeki çalışmalarını genişletmek en büyük hayaliydi.
4. BAŞUCU KİTABI "ÇALI KUŞU"; Binlerce kitabi vardı. Ama bunların arasında bir tanesini hayati boyunca hatta cephede bile başucundan ayırmadı. Reşat Nuri Güntekin'in ünlü Çalıkuşu" romanını hep yanında taşır, her gün rasgele bir yerinden açar, birkaç sayfa okurdu.
5. KABUL SALONUNDA Kİ AT YAVRUSU; Atlardan sonra en sevdiği hayvan köpekti. "Fox" adini verdiği köpeği, Gazi`nin yatağının ayak ucunda uyurdu. Hayvanlara düşkünlüğü o dereceydi ki bir gün misafirlerinin de görebilmesi için yeni doğmuş bir tayla annesinin Çankaya Köşkü kabul salonuna getirilmesini bile emretmişti.
6. TAM BİR SALON ADAMI; En sevdiği dans valsti. Müzik zevki çeşitlilik gösteriyordu. Klasik Bati müziği dışında Anadolu ezgilerini de severek dinlerdi.
7. GÖMLEKLERİNİN TÜMÜ BEYAZDI; Gömleklerinin hepsi beyazdı. Bu gömlekler ilk yıllarda İsviçre`de özel olarak dikilirken sonra yerli malı kullanma kampanyasına öncülük edebilmek için Beyoğlu`nda bir terziye diktirilmeye başlanmıştı.
8. DOLABINDA LACİVERT'E YER YOKTU; Takım elbiselerinin tasarımlarını hep kendisi çizerdi. Lacivert takım giymeyi sevmezdi.
9. ÖLÇÜLERİ; Boyu 1.74 idi. Hayatinin son dönemlerine kadar 76 olan kilosu hastalığının ilerlemeye başlamasıyla 46'ya kadar düşmüştü. 43 numara siyah rugan ayakkabı giyerdi.
10. RUMELİ ŞİVESİ; Özenli ve temiz bir Türkçe konuşurdu. Ancak bazı kelimeleri Rumeli şivesiyle telaffuz ederdi.
11. HAZİN BİR HİKAYE; Hayatında bir dönem çok önemli yer tutan Mustafa Kemal`in evlenmesinden sonra hayatına trajik bir şekilde son veren Fikriye Hanim`in mezarının nerede olduğu bilinmiyor.
12. CUMHURBAŞKANLIĞINDAN SIKILIYORDU; Hayatinin çoğunu geçirdiği savaş cephelerinden sonra Cumhurbaşkanı olarak geçirdiği yıllar ona bir tecrit yaşantısı gibi geliyor, çok sevdiği halkından ve sade bir vatandaş yaşamından uzaklaştığını düşünüyordu.
13. PAPA`NIN TEMSİLCİSİNE ELBİSE; Kıyafet Kanunu çerçevesinde tüm din adamlarının dini kıyafetleriyle sokağa çıkmaları yasaklanınca, Monsenyör Roncalli`ye kendi terzisi Kemal Milaslı eliyle bir koleksiyon hazırlattı.
14. KENDİSİ TIRAŞ OLMAZDI; Sabah kahvaltılarıyla arası hiç hoş değildi. Yataktan kalkar kalkmaz odasındaki divanin üzerine bağdaş kurarak oturur, günün ilk kahvesini sigarasını içerdi. Bir özelliği de kendi kendine tıraş olmamasıydı.
15. DÜZEN TAKINTISI VARDI; Evlerde bile eğri duran eşyaları düzeltmeden rahat edemezdi.
16. HOŞGÖRÜLÜ LİDER; Köylünün birinin gazete kağıdına sardığı tütünü içmeye çalışırken eli yanmış, "Alın bunu kendi içsin" diyerek Atatürk`e küfretmişti. Mahkemeye çıkarılacaktı. Atatürk olayı dinledikten sonra "Onu mahkemeye vereceğinize doğru dürüst sigara içmesini temin edin" dedi.
17. SİGARA PAZARLIĞI; Hastalığının başlangıcında kendisini muayene eden Dr.Fissinger günde kaç paket sigara içtiğini sormuş, Atatürk "sekiz" demişti. Doktor bunu günde bir pakete indirmesi gerektiğini söyleyince gülümseyerek cevap vermişti :" Ben zaten bir paket içiyorum. Bundan sonra bunu sizin izninizle yapacağım".
18. "BU NASIL HALKÇILIK?"; Bir sabah milletvekilleri ile trene binmişti. Kondüktörün milletvekillerinden bilet parası almamasına şaşırmış nedenini sormuştu. Trenin milletvekillerine bedava olduğunu örgenince epey sinirlenmiş, "Ne de güzel halkçılık ama" demişti.
19. "LAİKLİK ADAM OLMAKTIR!"; İlk mecliste bir oturum sırasında üyelerden biri laikliğin ne manaya geldiğini anlamadığını söyleyince Gazi çok sinirlenmiş ve elini kürsüye vurarak bir din bilgini olan üyeye cevap vermişti : "Adam olmak demektir hocam, adam olmak! "
20. KURBANLARI BAĞIŞLARDI; Gittiği yurt gezilerinde kendisi için kurban edilen hayvanlara bakamaz böyle durumlarda sırtını döner yada kesilmelerini engellerdi.
21. YABANCI DİLE MERAKI; Askeri lisede öğrenmeye başladığı Fransızca'yı sonraki yıllarda geliştirdi. Zengin bir kelime bilgisi vardı. Konuşurken araya Fransızca sözcükler de eklerdi.
22. FASULYESİNE POKER; Kumardan hoşlanmaz ama arkadaşlarıyla fasulyesine poker oynardı. Oyun sonunda kazandıklarını iade ederdi.
23. KAN GÖRMEYE DAYANAMAZDI; Cephelerde düşmanla göğüs göğüs'e savaşmış biri olarak en ilginç özelliği savaş meydanları dışında kan görünce fenalaşması idi.
24. KULAKLARI DUYAN TEK KİŞİ; Fransız tarihçisi Herriot Ankara`ya geldiğinde Gazi`nin kulaklarının duyuyor olmasına şaşırmış anılarında bunu espirili bir dille anlatmıştı :"T.C`de bir tane kulakları duyan kişi var onu da Cumhurbaşkanı yapmışlar".
25. BİR RİCASI; Bir gün halk arasında dolaşırken kara çarşaflı bir kadına rastlamış, "Hafız Hanım benim hatırım için başındaki örtüyü açar mısın ?" diye sormuştu. Kadın çarşafını açarak, Atatürk' ün ellerini öptü.
26. BİLARDO VE YÜZME; Sportmen kişiliği vardı. Her gün at biner , yüzmeye gider ve bilardo oynardı.
27. EN BAŞARILI DERS; Eğitim hayatı boyunca en basarili dersi matematikti. Pozitif bilimlere ilgisi hayati boyunca sürdü.
28. YAĞCILARA GEÇİT YOK; Yağcılara çok kızardı. Bir akşam sofrasında kendisine gereksiz şekilde iltifat eden Abdülhak Hamit`e müdahale etti.
29. SON YILBAŞI GECESİ; 1937`yi 1938`e bağlayan son yılbaşı gecesini Dış işleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ile baş başa geçirmişti. O gece dolabındaki bazı elbiseleri bakana hediye etmişti.
30. KÖŞKTEKİ GÜVERCİNLİK; Kuşları çok severdi. Çankaya Köşkü`nde özel bir bakicinin ilgilendiği kendisine ait güvercinlik vardı.
KAYNAK;
Ali Kılıç; Kemal Arıburnu, Ayyaldız Matbaası- Ankara 1960 ‘Atatürk Anekdotlar, Anılar’, s: 197 )
14 Haziran 2011
2007 SEÇİM SONUÇLARI NASIL DEĞİŞTİRİLDİ İSE,2011 SEÇİMİDE AYNI YÖNTEMLE DEĞİŞTİRİLDİ.
Bunlar doğru ise bizler ne için mücadele ediyoruz..
Aynı oran Türkiye geneline uygulandığında :
AKP'nin gerçek milletvekili sayısı 190,
CHP'nin 190 ve
MHP'nin ise 150 olacaktı.
22 Temmuz sonuçlarını AKP'nin ve Erdoğan'ın kendisi de beklemiyordu çünkü bu seçim sonuçlarını değiştirme sahtekarlığı onlardan habersiz yapıldı, sadece halk ve AKP bu seçim sonucuna Tarhan Erdem'in sözde anket sonuçlarıyla psikolojik olarak hazırlandı.
Türkiye genelinde Türkiye toplamının %25 oyları seçimin bitmesinin ilk bir saatinde merkez bilgisayarı uzerinden tamamen AKP'ye aktarıldı ve AKP seçime %25 oyla başlarken diğerleri sıfır oyla başladı ve sonra normal dağılıma bırakıldı.
Bu yüzden AKP'nin gerçek oyları %47 değil % 22-%28' arasındadır. Bunun en büyük kanıtı da benim ve birkaç arkadaşımın incelediği tüm YSK sonuçlarda hiçbir sandıkta AKP oyunun %25 altına düşmemesidir.
Yani Türkiye'nin her sandık bölgesinde dört kişiden en az birinin AKP'ye oy vermesi mümkün müdür? Özellikle Çankaya'da, Alsancak ta ve diğer tüm Atatürkçü ve milliyetçi sandık bölgelerinde ve şehirlerinde, kasabalarında, semtlerinde, köylerinde. HAYIR, mantık olarak kesinlikle mümkün değildir. Seçimden emperyalist güçlerin istediği sonuçlar çıktı Türkiye'nin verdiği oylar değil!
SEÇİM SONUÇLARI NASIL DEĞİŞTİRİLDİ?
Secim sonuçlarının hızlı bir şekilde duyurulmuş olması 22 Temmuz seçimlerinin sonuçlarına gölge düşürmek için yeterli mi? Ya da YSK'nin bu seçime kısmi bir bilgisayar sistemi ile girmiş olması? Bizce yeterli. Özellikle gizli servislerin dünyada birçok seçime müdahale ettiği gerçeğini göz önüne alırsak ve bazı güçlere göre bazı ülkelerin kaderini insanlarının demokrasi kandırmacası altında attıkları oylarının seçim sonucunu haklı olarak değiştirebilmesinden haksız olarak değiştirmek daha akıllıca ve daha önemli ise ve o ülke diğer büyük bir ülkenin planlarının baş aktörü olarak yer alıyorsa sadece ve sadece bu nedenden dolayı bile yeterlidir.
İşte biz yukarıda saydığımız bu olasılıkları inceleyip su sonuca vardık. Gizli servislerin seçimleri etkilemeleri 1948 İtalya seçimleriyle başladı, daha sonra Türkiye'de 1954 yılında Menderes'le devam etti ve birçok ülkede yapılan ve yapılmaya çalışılanlardan sonra bugünlere gelindi. Bugün seçimlerin sonuçları değiştirmek bilgisayar ortamında daha kolaydır.
Türkiye'deki seçimde hilenin nasıl yapıldığını şu anda son aşamasında inceledik ve seçim gecesinde tahmin ettiğimiz gibi hile yapıldığı olasılığı çok yüksektir ve bazılarının dışında bu müdahale yapılırken kimsenin ruhu da ne yazık ki duymadı, hatta AKP'liler de hilenin nasıl olduğunu bilmedikleri için seçimde başarılı olduklarını zannettiler. Şu anda seçim sandık sonuçlarının çoğunluğunu tek tek kontrol ettik ve yüzdelerini dikkatle inceledik, bulgular tam tahmin ettiğimiz gibi, sonuçlar bilgisayarda saat 5:30'da ilk seçim sonuçlarının gelmeye başladığı zaman il il değiştirildi, AKP secime %25 fazla oyla başladı, elimizde tüm sandık sonuçlarının imzalı belgeleri olsa yapılan hile hemen görülebilir.
Su ana kadar gördüğümüz durum AKP'nin hiçbir sandıkta %25 altına düşmemesidir. Her sandıktan en az %25 AKP'ye oy çıkması mümkün müdür? Hayır çünkü çok partili demokrasilerde her bölgeden ayni şekilde oy çıkması matematiksel olarak milyonda bir olasılıktır ve mantıksal olarak mümkün değildir. Peki bu %25'e tekabül eden yaklaşık 7- 8 milyon oy nereden ortaya çıkmıştır? Nüfus kütükleriyle seçmen kütükleri arasındaki 7 milyon farktan mı yani muhalefet oylarının bir kısmının yok edilmesinden mi? Yoksa diğer partilerin oylarının seçimin ilk bir saatinde sıfırlanıp AKP'ye aktarılması ve seçimin diğer partiler %0 ile baslarken AKP'nin %25 ile başlaması mi? Her ikisi de mümkün. Fakat bir gerçek var ki kesinlikle göz ardı edilemez.
Secimin ilerleyen saatlerinde oyları düşen bir partinin (AKP) %25 ile başlayıp secimi kaybetmesi imkansızdır. İste hile de buradadır! Hilenin sekli: Bizim başından beri tahmin ettiğimiz bu sekil sandık secim sonuçlarıyla bu iddiamızı tamamen güçlendirdi.
Secim sonuçları YSK merkez bilgisayarından, Cihan (Fetullah' in) Haber ajansı aksam 6 dan sonra ilk secim sonuçlarını açıklamadan önce, ilk secim sonuçlarının gelmeye başladığı saat 5:30 cıvarında 15-20 dakika bir görevli tarafından değiştirildi veya hack edildi ve AKP %25 oyla secim yarışına baslarken diğerleri de % 0 oyla başladı ve saat 6:00-6:30 arası o ana kadar alınan sonuçların Turkiye'nin %50 'si olduğu ilan edildi, bu ayarlamadan sonra AKP'nin oyları düşse de diğerlerinin yükselse de AKP'nin secimi kaybetme ihtimali yoktu ve plan AKP'nin en az 367 milletvekili çıkaracak kadar yani Turkiye'nin en az %50 oyunu alabilecek şekilde yapıldı, oysaki ileriki saatlerde sonuçlar açıklandığından müdahale yapılamadı ve bu yüzden AKP'nin oyları düşmeye ve CHP, MHP'nin oyları yükselmeye başladı, GP ve DP'nin oyları da sıfırdan başladığından oyları yükselse bile %10 barajını asma olanakları yoktu.
Mantıki ve matematiksel olarak secim sonuçlarında ilk bir saatte Turkiye'nin %50 oyunu almayı basarmış bir parti diğer yüzde ellilik oylar da okunduktan sonra daha da yükselmesi gerekmektedir. Fakat öyle olmadı, merkez bilgisayarı sonuçlarına ilk bir saatte müdahale secimin sonucunu AKP lehine tamamen değiştirdi.
Dikkat ettiyseniz web sitesindeki secim sonuçlarındaki pdf. dosyalı dokumanlar excel veya access programından çıkma, yani ana dokumanda yapacağınız bir değişiklik otomatikman diger tüm il ve sandık sonuçlarını değiştirebilir, sandık secim sonuçları fotokopi(scan) yoluyla pdf dosya programı yapılmamış bu da şüphelerimizi tamamen doğruluyor.
Bakiniz Izmir'de AKP'nin CHP ile ayni sayıda oy alıp 5 er milletvekilleri çıkarmaları olanaksızdı fakat ilk bir saatte müdahaleden dolayı AKP'nin (%25 + gerçek değer) olarak değiştirilen oyları müdahale sonrası normal oyların gelmesiyle %30'a kadar geriledi.
Yani tüm Türkiye sonuçlarına müdahale olmasa AKP'nin gerçek oyları gerçekte %22+%6 veya %8=%28 veya %30 civarında olacaktı.
CHP ve MHP ve diger partilerin oyları gerçekte ortalamada bir bucuk katlarına yakindi. CHP özellikle Izmir'de 1 milyon seçmen uzerinden oyların %60'ini alıp 5 milletvekili yerine 8-9 milletvekili çıkaracaktı ve AKP'nin İzmirde ki toplam oy oranı %13 olarak çıkacaktı.
Ayni oranı Turkiye'ye uygularsak AKP'nin gercek milletvekili sayısı 190, CHP'nin 190 ve MHP'nin ise 150 olacaktı.
Artık eskisi gibi sandıklarda hile yapmaya gerek yok, basit bir bilgisayar müdahalesi bir ülkenin kaderini iste böyle çizebiliyor.
Bu konuda tek izlenecek yol; Anayasa mahkemesinin huzurunda tum imzaları kontrol edilmiş sandık seçmen kağıtlarındaki seçmen sayılarının ve sandık secim sonuçlarının YSK elektronik kayıtlarıyla tek tek karşılaştırılması,
YSK bunu yapabilir fakat yapmıyor (hatta sandık dokümanlarının aralarından 100 adedini seçip foto kopya yoluyla ellerindeki elektronik dokümanlarla birlikte web sitesine koyabilir ve karşılaştırma bu şekilde yapılabilir fakat bunu yapmıyorlar ve sandık sonuçlarını elektronik dokuman halinde web sitesine koyuyorlar, koymaları gereken foto kopya dosyası (pdf) halinde imzalarla birlikte gercek sandık dokümanlarıdır elektronik dokumanlar değil),
Endişelendiğimiz nokta yakında birileri bu isin uzerine gidebilir ve gercek ortaya çıkar diye merkeze getirilen sandık resmi belgelerini elektronik kopyaları var mazeretiyle imha yoluna bile gidebilirler.
8 Haziran 2011
Azgın teke...
Azgın Teke Olayı nedir?...
Besicilik yapanlar veya köyle ilgisi olanlar bilir..
Koyundu, keçiydi, sığırdı..
Etinden sütünden faydalanılan hayvanların erkeği pek makbul değildir.
İnek buzağılar..
Yavrusu dişi ise mal sahibi sevinir..
Hayvana ihtiyarlığının son demine kadar bakılır..
O da sahibini dölünden döşünden sebeplendirir, tonlarca süt verir.
İneğin yavrusu erkekse sahibi yandı.
Erkeğin, yani boğa adayının huyu suyu dört beş yaşına kadar çekilir..
Ondan sonra cinsel açıdan zaptedilmez hale gelir.
Çaresi kasap bıçağıdır.
Haaa! Bir çaresi daha var..
Hayvanın husyeleri burulur..
Yani cinsel hayatı bitirilir..
"Dişilere ilgi duymayan" bütün erkekler gibi onlara da "öküz" derler.
Tarlada sabah sürer, kağnı arabasını çekerler.
Dişi milletiyle ilgileri kalmadığından hissiyatları da sıfırlanmıştır..
Gamsız olurlar.
Dert, kasavet çekmezler..
"Öküzün gamsızı kasabın bıçağını yalarmış" lafı buradan çıkmıştır
AZGIN TEKE SENDROMU
Koyunun erkeği koçtur..
Hiperaktif ve saldırgandır..
Cinsellik açısından gözü karadır..
Kurban bayramlarında belediyelerin kurduğu toplu kesim merkezlerinde bu halleri daha iyi görülür.
Cinsdaşları dört beş metre uzakta kasaba boyunlarını uzatırken, bunlar giderayak bir dişiyi daha becerme gayretindedirler.
Onları kurban kesim yerinde koyunların sırtına binmeye çalışırken teşhis ederiz.
Davar cinsi mahlûkat olduklarından bu hayasız halleri dini duygularımızı rencide etmez.
Güler geçeriz.
Keçinin erkeği olan "teke" ise hepsinden farklıdır..
On iki yıl ortalama ömrü olan bu davar türünün erkeği cinsel açıdan çok aktiftir.
Nedendir bilinmez yaş yarıyı geçtikten, hele dokuzu onu bulduktan sonra sürüdeki yavrulara musallat olur..
Yetişkinlere ilgi duymaz, kuzu dediğimiz yaştakilerle hissi ilişki kurmak ister.
Çoban milletinin kelime haznesi "üç yüz" sayısı ile sınırlı olmasa bu teke davranışına mutlaka " azgın teke sendromu" gibi fiyakalı bir isim takarlardı.
Temsil, otuz sene sakin sakin geçen bir evlilikten sonra bakarsınızki adam, yaşına başına, hatta sosyal statüsüne uygun olmayan birine kaçmış.
Gözü bir şey görmez..
Laf dinlemez, nasihat heyetlerini kabul etmez..
Yukarıda gök kubbe yarılsa o bildiğini okur..
Evi, barkı terk eder kaçtığı kadına teslim olur.
İşi bilenler böyle bir duruma hemen "azgın teke sendromu yaşıyor." teşhisini koyarlar..
TEDAVİSİ YOKTUR
Türkiye'nin gündemine arka arkaya birkaç " azgın teke sendromu" vakası düştü..
Ne kadar kadın köşe yazarı varsa kafası karıştı.
Bu sendromu yaşayan erkeklerin büyük bir bölümü, ilk şiddetli krizden sonra kendine gelir.
Pişmanlık duyar.
Araya giren "nasihat heyetlerinin" lafını dinleyip, evine geri döner.
O andan itibaren de azgın tekeliği gitmiş,
kasabın bıçağını yalayan gamsız bir öküze dönmüştür.
Artık ondan, evin kadınına da hayır gelmez.
Adam zenginse ailesi onu bir hayır kurumunun başına geçirir.
Temsil, en yakın mekteplerden birine "Okul Aile Birliği Başkanı" yaparlar.
Adam orta halliyse yeniden sosyalleşmesi zor olduğundan onu hacca göndermekten başka çare kalmaz.
Hacca gider, evdeki karı niyetine şeytan taşlar, böyle deşarj olur.
Eve hiç dönmeyenlerin durumuna gelince.
Bunlar " azgın teke sendromunu" en ağır yaşayanlardır.
Dönüşü olmayan bir yola girdiklerini bilir, hayatlarının bundan sonraki bölümünü ona göre düzenlemeye çalışırlar.
Önce kendilerine olan düşkünlükleri artar.
Sağlıklı hayat meraklısı olurlar..
Sıkı diyet uygularlar.
Genç işi giyim kuşama dadanır, spor giyinmeye çalışırlar.
"Bütün dertleri; uğruna evi terk ettikleri genç kadınla aralarındaki yaş farkını ört bas etmeye çalışmaktır."
Nüfusa gidip yaşlarını küçültmek mümkün olmadığından kendilerini estetikçilere teslim ederler.
Geçkin erkeğin sarkık derisinden bu sektör sebeplenir.
BELİRTİSİ VAR MI?
"Azgın teke sendromu"nun erkekteki ilk belirtisi televizyon başında ortaya çıkar.
Tek başına televizyon izleyen bir erkek Lig TV'yi, haber
kanallarını, aksiyon filmlerini seyretmiyor da Elma gibi, Sinek gibi gençlerin kanallarına takılıyorsa fikri bozulmuş demektir.
Özellikle MTV veya Number One kanalında klip izliyorsa bilin ki çoktan kararını vermiştir.
Hele hele Fashion TV'nin başından kalkmıyorsa gözü iyice kararmıştır ki karısının o erkekle her türlü ağız dalaşından uzak durması icap eder.
Özellikle de "Senin için saçımı süpürge ettim.
" cümlesini fikir tartışmalarında kullanması sakıncalıdır.
Çünkü bu durumda erkeğin gözü kadının saçına takılır. O saçların süpürgeye benzetilmesi için kuaföre ödenen yedi yüz, sekiz yüz
liranın kendi cebinden çıktığını hatırlar.
İyi olmaz..
İkinci kategoriye girenlerin tedavisi yoktur.
Hapı da keşfedilmediğinden ağızdan ilaç alınması suretiyle sakinleştirilmeleri imkânsızdır.
Eskiler bu durumu "azgınlaşma" ve "teneşir" ilişkisiyle açıklamışlar.
Ben keyfinizi kaçırmamak için adını doğrudan telaffuz etmiyorum.
Ağızdan ilaç almakla tedavisi mümkün olmayan bu " azgın teke sendromuna girmiş" erkeklerin gönül maceralarına son nokta teneşirde
konulur.
Bunun için de bir parça pamuk yeterlidir. :)
Genel kültür niyetine !! Gülsen Varol hocama teşekkürlerimle..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



